1000Kitap Logosu
Getirildiği görülen sanık İbrahim KAYPAKKAYA huzura alındı, hüviyet tespitinden sonra suç konusu olay ve örgütsel ilişkiler hatırlatılarak sanıktan SORULDU: Sanık cevaben: Ben yoksul bir ailenin çocuğu olarak, 6 yıllık Hasanoğlan İlköğretmen Okulu’nda yatılı okudum. Hasanoğlan’daki başarılı öğrenciliğim nedeniyle Yüksek Öğretmen Okulu’na gönderildim. Bir yıl hazırlık sınıfında okuduktan sonra İstanbul Çapa Yüksek Öğretmen Okulu’na ve aynı zamanda İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi’ne girmiş oldum. Bundan sonra devrimci gençliğin demokratik ve devrimci eylemlerine katıldım ve devrimci düşüncemi geliştirdim. 1967 yılında 9 arkadaşla birlikte Çapa Fikir Kulübünü kurduk. O dönemde FKF (Fikir Kulüpleri Federasyonu)’nun ve TİP’in bir üyesi olarak, onların düzenlediği bütün toplantı, forum, miting ve gösterilere katıldım. 1968 yılında okulun gerici yönetimi tarafından önce muvakkat ve daha sonra da kati olarak uzaklaştırıldım. Buna karşı Danıştay’dan yürütmenin durdurulması kararı almama rağmen okulun faşist idarecileri bu karara uymadı. Benim düşünce yapım, katılmış olduğum eylemler ve gençlik örgütündeki çalışmalarım, okuldan uzaklaştırılmamın başlıca nedenleri olarak gösterildi. Hatırladığım kadarıyla o zamanlar katıldığım, NATO’ya Hayır ve Amerikan 6. Filosu’nu protesto eylemleri, Halk Aşıkları Gecesi düzenlemeye çalışma, bazı bildirilerin dağıtılması ve işçi yürüyüşlerine katılmam öğrencilik sıfatıma zarar getiren hareketler olarak telakki edilmişti. Oysa bunlar, yurdunu ve halkını seven herkesin, kendi inancı ve bilinci doğrultusunda sürdürmesi gereken ve kişisel sorumluluğu olan çalışmalardır. (...) Marksizm-Leninizme inanan bir komünist devrimcinin halkın kurtuluşu için yapması gerekli çalışmalar olduğu kadar, devrimci gençliğin örgütü DEV-GENÇ’in üyesi olan bir devrimci gencin halka ve gençliğe karşı sorumluluğunun gereği olarak da sürdürdüm. Ancak şahsımı ilgilendiren konular ve hakkımdaki isnatları taşan hususlardan gayri, gençlik örgütü ve çalıştığım devrimci gruplar içinde başkalarını etkileyebilecek bir beyanda bulunamam. Anlatmış olduğum şeyler, gençlik ve içinde bulunduğum devrimci gruplar saflarında kendi çalışma ve düşüncelerimle ilgili bulunmaktadır. Başkaları hakkında beyanda bulunmayı, kişisel sorumluluk sahamı aşan bir hareket sayarım. Sıkıyönetim ilanına kadarki faaliyetlerim bunlardı.
En iyi siyasetin, her türlü mânasıyla “en çok kuvvetli olmak”ta bulunduğunu kabul ederim. Bu sözden maksadım, yalnız silâh kuvveti olduğunu zannetmeyiniz, bilâkis asker olmama rağmen bu, bence kuvvet toplamının vücuda getirdiği etkenlerin sonuncusudur. Benim dilediğim mânen, ilmen, fennen, ahlâken kuvvetli olmaktır. Çünkü bu saydığım sıfatlardan mahrum olan bir milletin bütün fertlerinin en son silâhlarla donatıldığını varsaysak bile kuvvetli olduğunu kabul etmek doğru olmaz. 1918 (Hikmet Bayur, T.T.K. Belleten, No: 128, 1968, s.488)
Ya Kurtuluş Savaşı ya da en soysuzca köleleşmenin mezartaşı!
Cehennemin yaratıcılarından cehennemden kurtuluş beklenemez. Bekleyen, aklını yitirmiş sayılır. Bu sebeple şu an Türkiye insanının yapacağı birincil iş, en acil, en yakıcı iş, en ertelenemez iş; Tayyipgiller’den ve onların ağababası olan, onları Türkiye’nin başına çöktüren, onları imal eden ABD-AB Emperyalistlerinden kurtulmaktır. Bunun için mücadeleye, kavgaya, bedeli ne olur diye düşünmeden atılmaktır. Vatanımızı sattı bunlar. Geleceğimizi sattı. ABD ve AB Emperyalist Haydutları bunlar eliyle Türkiye Cumhuriyeti’ni yıkıp kendilerinin kuklası Ortaçağcı Faşist bir Din Devleti olan Tayyipgiller Kaçak Saray Din Devleti’ni kurdular, kurdurdular. Bu iki baş belasından kurtulmadığımız sürece, kesik damarlarımız kanamaya devam eder. Ve günbegün yok oluşa doğru sürüklenip gideriz. Ne diyordu Kıvılcımlı Usta bundan 54 yıl önce? “İnsanlığın önünde iki rahmetten biri var: Ya bile bilesiye, tüm bilinçli, kıyasıya, öldüresiye ve ölesiye MİLLİ KURTULUŞ SAVAŞI göze alınır; yahut sömürüye, sömürülesiye, çürüyesiye, geberesiye kullaşılır, köleleşilir.” (Hikmet Kıvılcımlı, Kendimize Gelelim ya Birleşmek ya Ölüm!, Türk Solu, Sayı: 67 – 25 Şubat 1968) Yazının tamamı; hkp.org.tr/demek-burayi-da-nak...
264 syf.
·
3 günde
#1001kitap~~~
KunderaAşkına-1212.Kitabım-SayınınGüzelliği ~~~Varılacak yere aldırış etmeyen kişi nereye gittiğini sormaz~~~ MILAN KUNDERA, 1929 yılında Prag'da doğdu. 1967'de yayımlanan ilk romanı Şaka (sıradaki okumak istediğim kitabı)12 dile çevrildi ve 1968'de Çekoslovak Yazarlar Birliği Ödülü'nü aldı. 1968'deki Rus istilasından sonra Kundera, politik baskı­lara dayanamayarak 1975'te Fransa'ya göç etti ve Fransız vatandaşlığına geçti. 1978'de Gülüşün ve Unutuşun Kitabi yayımlandığında Çekoslovak Hükümeti kendisine vatandaşlık hakkını geri verdi. En çok satan kitabı Varolmanın Dayanilmaz Hafifliği(en sona bırakacağım kesin çokça seveceğim diye tadı damağımda kalsın:) sinemaya da uyarlandı. Çağımızın en başarılı düşünsel roman yazarı ve varoluşçuların sonuncusu olarak nitelendirilen Kun­dera'nın Kimlik(başlangıç için ideal bence) adlı romanı Fransa'da 1998'de basıldı. Son romanı Bilmemek(bunu da sevmiştim çokça :) 2000 yılında yayımlandı. Deneme kitapları Roman Sanatı(en merak ettiğim kitabı), Saptırılmış Vasiyetler, Perde ve Bir Buluşma da mevcuttur. Milan Kundera, halen karısıyla birlikte Paris'te yaşıyor. Geniş çapta 1deha eseri olarak kabul edilen ""Gülüşün ve Unutuşun Kitabı"", uluslararası edebiyat sahnesinde ilk kez ön plana çıkan romanıdır. Öyküler, karakterler ve hayal gücü bakımından zengin olan bu kitap, Kundera'nın o dönemlerde kendi ülkesi Çekoslovakya'da yayımlanması hâlâ yasakken yazılmıştır. Harika 1şekilde bütünleşmiş yedi bölümde, komünizmin düşmanlarının ölümünden sonra tarihsel kayıtlardan silinmesinden, kayıp 1aşkın solup giden hatırasının ince ıstırabına, rastgele cinselliğin tuhaf modern varoluşun farklı yönlerini cesurca anlatan yazar, yıkıcı mizah ile kurgunun gücünü sunmuştur okura. Bu kitap, çeşitlemeler biçiminde 1romandır. Çeşitli parçalar, 1temanın içine, 1düşüncenin içine, tek, eşsiz 1durumun iç dünyasına doğru giden 1yolculuğun çeşitli aşamaları gibi birbirini takip eder ve "kahkahalar ve unutma hakkında, unutma ve Prag hakkında, Prag ve melekler hakkında" geniş detaylar verir. Gülüşün ve Unutuşun Kitabı, Kundera'nın romanlarının en gizlisi olarak kabul edilip, hikayeleri, karakterleri ve hayal gücü bakımından da zengindir. Romanın başlıca karakteri Tamina, kocasıyla bera­ber, komünist rejimin gerçeklerinden kaçmak için Çe­koslavakya'yı terk eder. Kocasının kısa süre sonra ölmesinin ardından, onu unutacağına dair boğucu 1kaygıyla kıvranmaya başlar. Hatırlamanın önemi roma­nın ve Kundera'nın diğer pek çok eserinin ana konularından 1idir. Silme ve unutmanın komünist devlet tarafından, kimi zaman gerçek anlamda kullanılan si­yasi araçlar olduğuna inanır. Romandaki olaylar, savaş sonrası dönem­ de Çekoslavakya üzerinden anlatılır... Milan Kundera'ya 1970'lerin sonlarında ilk büyük uluslararası başarısını getiren romanı olan Gülüşün ve Unutuşun Kitabı ölmeden önce okunması gereken 1001kitap arasında olup, müzik, kitaplar, ülke siyaseti, ikili ilişkiler, gülme ve unutma adına anlattıkları her açıdan zengindir, tüm çalışmaları gibi, sadece tarihsel çıkarımlarından değil, çok daha fazlası olduğu için değerlidir. Harika 1şekilde bütünleşmiş yedi bölümde, insan varlığının farklı yönleri büyütülür ve küçültülür, yeniden düzenlenir, vurgulanır, incelenir, ve sonunda analiz edilir, onu seven okurlarına yine 1şölen sunar. Çokça cümlenin altını çizdiğim bu kitap, yine de yazara başlangıç için uygun olmadığını düşünüyorum. Herkese sağlıklı mutlu huzurlu keyifli okumalar dilerim...
Gülüşün ve Unutuşun Kitabı
Okuyacaklarıma Ekle
Baudrillard, postmodern dünyada, en başta iyi ve kötü kavramlarıyla ekonomi, siyaset, kültür ve cinsiyet türünden en temel kavramlar olmak üzere, istisnasız her şeyin öteden beri yürürlükte veya dolaşımda olan anlamını yitirdiğini, kavramların seçikliğinin yitip gitmesi gibi, toplumsal hayat alanları da aralarındaki sınırların şeffaflaşmasıyla birlikte, seçikliklerinin artık seçilemediği bütünüyle SANAL olan bir anlam dünyasına gömülürler. Bu yüzden günümüzün şeffaflık dünyasında artık her şey ekonomiktir, her şey cinseldir, her şey felsefidir ve çok daha önemlisi 1968 yılının sloganlarında ifade edildiği üzere, "her şey politiktir."
Ahmet Cevizci
Sayfa 677 - İçe Göcüş-Jean Baudrillard
325 syf.
·
Puan vermedi
. Zihinsel engelli 32 yaşında bir adam olan Charlie’nim deneysel bir ameliyat geçirmesi sonucunda bir dahi haline gelmesi ,akabinde yine trajikomik bir şekilde bütün etkilerinin eski haline gelmesi Charlie’nin dilinden günlükler halinde bize aktarılıyor. Bu hikaye ilk olarak 1959 yılında “ the magazine of fantasy& Science Fiction” dergisinin Nisan sayısında yayınlanmış. 1966 yılında roman olarak genişletilmiş. 1968 yılında Charlie ismi ile sinemaya da uyarlanmış. . Burada bilginin artması beraberinde mutluluğu getirir mi sorusunu yazar okuruna sordurtuyor. Ameliyatla bilişsel zekanın yapay olarak arttırılması fakat duygusal zekanın gelişmeyi aynı düzeyde kalması kişinin bocalamasına yol açıyor. Konu etkileyici bir kurgu ile aktarılmış ,yalın ve anlaşılır bir dili var. Charlie’nin tek isteği diğer insanlar tarafından kabul görmek ve akıllı olmak. Fakat zekası arttıkça tam tersi olduğunu görüyoruz. . Kitapta altı çizilmesi gereken pekçok diyalog mevcut. En çok Alice karakterini sevdim. Bu yüzden buraya onun bence çok önemli cümlesini bırakıyorum; “ Sen de simetrik olmayan bir şey var Charlie. Bilgilisin ,her şeyi görebiliyorsun ama anlayışlı veya hoşgörülü olma yeteneğin gelişmedi. Herkese sahtekar diyorsun ama onların hangisi bugüne kadar mükemmel ya da insan üstü olduğunu iddia etti ki? Onlar sıradan insanlar, dahi olan sensin. “ . Emosyonel zekanın ne kadar önemli olduğunu anlamamız için bence muhakkak okunması gereken bir kitap. Hani ölmeden önce okunması gereken ilk 100 kitap vardır ya; bence bu kitap onlardan biri olmalı. . Şiddetle tavsiye ediyorum. Her şeyden önce yazarın zekasına saygıyla…
Algernon'a Çiçekler
9.0/10 · 7bin okunma
Okuyacaklarıma Ekle
Oğuz Atay ilk romanı Tutunamayanlar’ı 1968’de, Sevin Seydi’yle paylaştığı Beyoğlu’nda bir evde yazar. Roman bir yılda tamamlanır. Ecevit’e göre roman, Batı edebiyatında Joyce, Woolf, Kafka, Proust, Faulkner gibi isimler öncülüğünde kurulan estetik modernizmin Türk edebiyatındaki ilk gerçek temsilcisi olur. Ancak 1968 yılı ve sonrasının siyasi çalkantıları okurun dikkatinin asıl odağı olduğundan kurgu ve biçim denemeleriyle avangard(farklı) bir roman olan Tutunamayanlar beklenen okur kitlesine ulaşamaz.
192 syf.
·
2 günde
·
Beğendi
·
8/10 puan
Fosforlu Cevriye kitabıyla yıllar evvel (30 Ekim 2018) başladığım serüven Ankara Mahpusu kitabıyla devam ediyor. Güçlü kadının adeta bir temsilcisi olan Suat Derviş’in ayrı bir başarı öyküsüdür bu kitap. Evvela 1940 yıllarında gazetede yayımlanıyor. Daha sonra Suat Derviş bu kitabı Fransızca olarak yayımlanıyor, 1968 yılında ise Fransızca yayımladığı kitabı yine Türkçe olarak kendisi çevirerek okurlara sunuyor. Düşünsenize, yabancı dilde bir eser yazıyor, daha sonra bunun çevirisini de kendiniz yaparak ülkenizde okunmasına vesile oluyorsunuz. Büyük başarı bana göre. Vasfi ve Zeynep ise kitaptaki çiftimiz. Vasfi, Zeynep’e büyük bir tutku ile aşık ve ona sınırsız ilgi duyuyor. Zeynep ise bunu asla umursamayan, kendisinden oldukça büyük yaşlı ve zengin bir adamın peşinde. Adamın kim olduğunu öğrenince bir sonraki cümlemin aynısını düşüneceğinize eminim, neredeyse... Yeşilçam havaları sezmemek mümkün mü? Açıkçası bir karaktere odaklanmam gerekseydi bu Vasfi olurdu. Sürüklendiği yaşam, yaşadığı hayat, yaşanan sefaletler derken; sadece sefa sürülen bir şehir değil aksine sefaletin de şehri olan İstanbul’un öteki yüzü de kitaplara bizlere gösteriliyor aslında. Toplumsal Gerçekçi Roman diye tanımladığımız kitaplar arasında yer alıyor bence bu eser. Özellikle Kapitalizme yönelik eleştiriler ve çıkarımlardan bu sonuca varmamız mümkün. Boşuna “Bir Şair” özellikle belirtmemiş Suat Derviş için: Bir Kere Eğemedim Bu Kadının Başını, diye. Hassas konulara güzel eğildiğini görmek mümkün, inkâr ise ahmaklık... Seçilen konu ve konudaki bazı tutarsızlıklar (aşk cinayeti hesabı) açıkçası biraz yetersiz bir senaryo bana göre. Tabi verilmek istenen mesaj ve yapılan eleştirilerin kalitesi düşünüldüğünde buraya odaklanılması gerektiğine inanıyorum. Son olarak da şunu belirtebilirim ki, insan sevip sevildiği kalpte olmalı. Diğeri erken yaşlandırır. Hepimize iyi okumalar dilerim..
Ankara Mahpusu
8.1/10 · 194 okunma
Okuyacaklarıma Ekle
220 syf.
·
15 günde
·
Beğendi
·
10/10 puan
Cahit Zarifoğlu/ Yaşamak
Kitabı elime aldığımda dikkatimi çeken ilk şey kitabın ismi ve kapak fotoğrafı oldu. Sizi cezbeder mi bilmiyorum? Ama içinde zaman kavramının olmadığı (yaşamak) masdar kipinin, tamamen zaman kavramı üzerine kurulu bir edebi eser için kullanılması beni fazlasıyla düşündürdü. Aynı şekilde Zarifoğlu’nun kitap kapağındaki gözleri eseri cansız bir yapı olmaktan çıkarmış kitaba resmen hayat vermiştir. Kitapta okunan bütün hatıralar, ona acı veren olaylar gözlerinde hissedilir desem abartmış olmam sanırım. Kitap 1980 yılında yayınlanmış olup kendi içinde birçok alt başlığa ayrılmıştır ve yaklaşık 200 sayfadan oluşmaktadır. Yaşamak kitabı bölüm başlarında yer ve zamanın belirtildiği yazar için önemli olan bazı özel kısımlarda ay, gün ve saat bilgisinin de eklendiği parçaların bir araya gelmesiyle oluşur. 1977 -79 yılları arasında yazılan eser geçmiş zamanlara da değinilmesiyle beraber tam 39 yıllık bir zaman dilimini anlatmaktadır. Kitabı bir biyografi veya günlük olarak nitelemek kitaba haksızlık olur. Çünkü Yaşamak'ta günlük, anı, seyahat yazısı, deneme, mektup, şiir, hatta makale gibi edebi yapıtları da görmekteyiz. Sade ve anlaşılabilir bir dil kullanıldığı halde Zarifoğlu’nun diğer eserlerinde olduğu gibi bu eserde de kapalı anlamlılığı ve kendisine has o gizemli üslubunu net bir şekilde görmekteyiz. Kitapta Zarifoğlu’nun Avrupa gözlemlerinden, Anadolu’nun çeşitli yerlerinde öğrenci, memur, asker, işçi yazar gibi farklı konumlardayken yaşadığı olaylardan bahsediliyor. Olayları okurken dönemin toplumsal buhranını, iç çatışmalarını da görmekteyiz. Kitabın kolay okunabildiği halde kronolojik sıraya göre verilmemesi okuru olayları daha iyi oturtmak için parçaları birleştirmesi, ipin ucunu kaybetmemesi gerektiği bir mücadeleye itiyor. 1940 Ankara: Cahit Zarifoğlu burada dönemin bazı çalkantılarını şiirsel ve sembolik bir dille işledikten sonra doğduğu anı ilahi bakış açısıyla anlatmıştır. Babasının onu kırk günlükken hacı bayram hazretlerinin duasına mazhar olması için camiye götürdüğünden bahsederek bu yılı bitirmiştir. 1960 Maraş: Bu bölümde bizleri yalnız ardıç karşılıyor. Yalnız ardıç bölgede eskiden beri tanınan bir ağaçtır. Zarifoğlu bir taraftan köylülerin ve özellikle kendisinin ağaca verdiği kıymeti beslediği sevgiyi hayran hayran anlatırken diğer taraftan Yalnız ardıcın insana kendi mevcudiyetini, varlık sebebini düşündürten felsefesini anlatıyor. Yalnız ardıcın bir derviş misali kişinin kalbini kapitalist, emperyalist ve bütün çirkin sistemlere karşı güzel düşünce ve duygularla fethedişini, Kanuni Sultan Süleyman’ın devasa bir orduyla yaptığı fetihlerine benzeterek okuyucuyu derin düşüncelerle baş başa bırakır. Ardından bu yılı üç arkadaşın, zihinlere ve duygulara oklar gibi saplanan düşündürücü öyküsüyle bitirir. 1963 İstanbul: Kitapta 1963 yılına iki farklı yerde değinen Zarifoğlu’nun zannımızca anlaşılmamak için kullandığı yöntemlerden biri bu çünkü her iki kısımda birbirinin devamı niteliğinde fakat araya başka tarihlerin girmesi olayların anlaşılmamasına sebep oluyor ki bu durum bütün tarihler için de geçerli. Burada Zarifoğlu kıymet verdiği bir kişiyle -bölümün gidişatından anladığım kadarıyla bir hanımefendi- karşılaşma sahnesini anlatıyor. Bu sahnenin suskunluğu zarif oğlunun dikkatini göçmen kuşlara itmiş dönemin yalnız insanını ve kendi duygularını bu metafor üzerinden anlatmıştır. Anne, çocuk, sevgili üçlüsüyle alakalı düşüncelerinin ardından dönemin siyasi yapısını kartal, leylekler, köylüler üçlüsüyle kısa ve düşündürücü bir şekilde anlatmıştır. 1964 İstanbul: Bu kısımda Zarifoğlu’nun ani duygu değişikliğine şahit oluyoruz. Gecenin bir yarısı memnuniyetle karışık bir huzurla uyanan fakat kalbinde birdenbire hüznün ve acının köpürdüğünü belirten Zarifoğlu’nun kalemindeki büyünün de bu hüzünden beslendiğini söyleyebiliriz. 1965 İstanbul Sezai Karakoç, Mehmet Dinç, Rasim Özdenören gibi tanıdık simaların geçtiği bu bölüm kitabı daha içten ve yakın hissettirir. Marmara kıraathanesinden evine döndüğü zaman dilimini anlatan bu bölümde komünist sarhoş bir adamla yaşadıkları, dönemin toplumsal yapısını net bir şekilde gösterir. 1966 İstanbul: Rasim Özdenören ile 'genç şairler toplantısı' adlı bir programa katılışlarını ve sanat hakkındaki görüşlerinden bahsettiği bu bölümde Zarifoğlu için sanat, toplumu Allah’a yakınlaştıran önemli bir araçtır. Ona göre sanatçı toplumdan bağımsız sadece kendi sorunlarıyla ilgilenen veya dönemin sorunlarıyla boğulmuş kesimler gibi olamaz. Sanatçı, buhranın içinde bile bir umut parıltısı bulabilen topluma yön gösteren ışık tutan kimsedir. 1967 Calw, Milano, Calw, Ulm, İstanbul: Zarifoğlu bu yılı (sayfa 14-15-17-32 ve 77) bölerek anlatmıştır. Sayfa 14 ve 17 birbirinin devamı niteliğindedir. Calw bölümünde Zarifoğlu batı medeniyetinin ruhsuzluğundan ve toplumunun tahribatına kısaca değindikten sonra zalim Rus ve Çin ordularının Müslüman halka yaptığı zulmü şiirsel bir dille ele almıştır. İstanbul kısmında ise Sezai Karakoç’un da yazı yazdığı bir gazetede teknik sekreterliğe başladığı dönemleri anlatmıştır. 1968 İstanbul, Maraş, İstanbul: bu yıl ile alakalı yazılarını 80, 130 ve 154 olmak üzere kitapta üç bölüme ayırmış. Vietnam savaşını anlattığı ilk bölüm geçekten çok acı. Gönüllü bir biçimde savaşa katılan Amerikalı bir asker üzerinden savaşın tüm boyutlarını anlatan Zarifoğlu Amerika’nın iki yüzlü politikalarına değinirken, bir taraftan askerin psikolojik rahatsızlıklar yaşamaya başladığını dile getirip savaşı askerin bakış açısıyla yeniden ele almıştır. 1971 Dalaman: Bir fabrikada çalışmaya başlayan Zarifoğlu fabrikanın işleyişi ile insan hayatını benzeterek okuyucuyu yine düşünmeye sevk etmiştir. Öte taraftan insanı robotlaşmaya iten sistemleri eleştirip, maddeperest sendikalar hakkında yerinde bir eleştiri yapıp yıla son vermiştir. 1974 Sarıkamış: Kitapta dokuz faklı yerde (sayfa 23, 91, 94, 101, 102, 103, 117, 120 ve 152) yaşadığı olaylarla ilgili değerlendirmelerde bulunmuştur. İlk önce aklımızı başımıza alıp düşünelim diyerek batıya körü körüne entegre olmuş toplum hakkında güzel tespitlerde bulunuyor. Daha sonra şiirleri hakkında görüşlerini gördüğümüz Zarifoğlu’ ya göre kendisi şiirlerinden bağımsız bir şairdir. Şiirleri zor olmakla beraber hepsi sosyolojik açıklaması bulunan şiirlerdir. Bu yılı babasıyla yoğun bir şekilde yazıştığı mektuplarla bitiriyor. 1978 İstanbul, Ankara: Cahit Zarifoğlu’nun sen diye hitap edip sürekli nasihatlerde bulunduğu, düşünmeye çağırdığı, sürekli çatıştığı eleştirdiği yer yer özlemle aradığı kişinin aslında kendi benliği olduğu gerçeğini bu bölümde de görmekteyiz. Kullandığı kelimelerle okuyucunun zihnini ve duygularını sarsan Zarifoğlu okuyucuyu da istemsiz bir biçimde onun hikayesinden kendisine paylar çıkamaya itmiştir. 1979 Sarıkamış, Ankara: Bu yıl kitabın ilk ve son yılını oluşturan bölümdür. Kitap ne çok acı var diye başlayıp, dünyayı tattırmadılar dizesinin geçtiği şiirle bitmektedir. Tahlili eserin tam aksine kronolojik sırayla ele almaya çalıştım fakat tarihlerin fazla olması hasebiyle bütün yılları burada değerlendiremedim. Naçizane küçük bir tavsiyeyle yazıyı bitirmek istiyorum, Zarifoğlu’nun daha önce kitaplarını okumadıysanız eğer bu kitabı kronolojik sıraya göre okumak hem bu eseri (ki bu Zarifoğlu’nun az da olsa düşünce yapısını çözümlemek demektir) hem de diğer eserlerini daha iyi anlamanızı sağlayacaktır.
Yaşamak
8.6/10 · 6,6bin okunma
Okuyacaklarıma Ekle
98 syf.
Kitapçıda rastgele gözüme takılan bu kitap başta arka kapağında içeriğiyle alakalı olarak bir bilgi yer almaması ve kitabın içersinde de yazara ait mini bir biyografinin olmayışı ile dikkatimi çekti. Ve Yazara ait okuduğum ilk eser oldu. Kitap 22 kısa hikayeden oluşmakta. Ve her bir hikayenin yaşanmışlığına dem vurmak suretiyle olsa gerek bir fotoğraf karesiyle harmanlanmış bir eser. Fotoğrafları kimin,ne zaman çektiği .. ile alakalı olarak bir bilgi yer almamakta.Sonradan araştırdığım kadarıyla yazarın fotoğrafçılığa da ilgisi olduğundan zannedersem fotoğraflar kendisine ait. Kitapta en çok beğendiğim 6 Hikaye oldu. Bunlar; *Güzel Bir Gün Nasıl Olur? *Biz Büyürken Küçülen *Akıllıyım Diyorsun, Niçin Zengin Değilsin ?..’ *Ufuk *Gök Mavi Çayır Yeşil *5402 Yazar teknoloji ve değişen dünya düzeniyle birlikte hızlanan hayat koşturmasından sıyrılıp, hayatın ritmine kulak kabarttığı,bütüne odaklanmaktan ayrıntıları kaçırdığımız olayları bir hikaye tadında anlatmış . Her bir hikaye ile okuyucuları adeta hayatın içine doğru bir yolculuğa çıkarıyor. Memleket meselelerinden, ikili ilişkilere; insani değerlerden,toplum düzenine dair gözlemlerine yer veriyor hikayelerinde.Kâh sitemli cümleleriyle adeta dünyaya baş kaldırıp kâh da geçmişin izlerini taşıyan özlem ve hasret sözcükleriyle nostaljik dokunuşlar eşliğinde yer yer hüzünlendirip yer yer düşündüren olayları ele almış. Tüm bu hikayelerden anladığım kadarıyla yazar, ayırıntılarda gizlenen ve bir çoğumuz tarafından sıradan olarak addedilen olayları büyük bir gözlem ile derinlemesine ele alıp bir hikaye tadında yorumlamış. *Bazı hikayelerde konu ile alakalı şiir ve şarkıya yer verilmesi ayrıca hoşuma gitti. Hemen hemen tüm hikayelerinde otobiyografik izler mevcut. Her ne kadar kitap kısa kısa hikayelerden oluşmuşsa da eserin okuyucuda bıraktığı iz hiç kuşkusuz uzun soluklu . *Kitabın 87. sayfasında Zeki Müren’in okuduğu söylenen “Uzayıp giden o tren yolları…” şarkısını nedense bulup dinleyemedim :)
Mustafa Kutlu
Mustafa Kutlu
Kitapta yazarın biografisi yer almasada benim gibi merak edenler için Mustafa Kutlu ; Hikayeci. (Erzincan, 1947-) İlk, orta ve lise öğrenimini Erzincan'da tamamladı. Erzurum Atatürk Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü'nden mezun oldu (1968). Tunceli Lisesi ve İstanbul Vefa Poyraz Lisesi'nde edebiyat öğretmeni olarak altı yıl görev yaptı. 1974'de öğretmenlik mesleğinden ayrılarak Dergah Yayınları'nda çalışmaya başladı. Fikir ve Sanatta Hareket dergisinde yazdığı hikayelerle (1968)sanat hayatına atılan Kutlu, bu derginin bir dönem Yazı İşleri Müdürlüğü'nü yaptığı gibi (1979-82) yazı ve hikayelerinin çoğunu bu dergide yayınladı. Halen Dergah Dergisini yayına hazırlamakta ve hikaye ve yazılarını kitaplaştırmaktadır.
Arkakapak Yazıları
Okuyacaklarıma Ekle
1
...
3.317 öğeden 1 ile 15 arasındakiler gösteriliyor.