Bir gün, Üftáde Hazretleri, müridleri ile beraber bir kır sohbetine çıkmış. Arzusu üzerine bütün müridler, kırın en güzel yerlerini dolaşarak hocalarına birer demet çiçek getirmişler. Ancak Kadı Mahmûd Efendi'nin elinde sapı kırılmış, solgun bir çiçek varmış sadece. Diğerlerinin neşeyle elindekileri mürşidlerine takdiminden sonra Kadı Mahmûd, boynunu bükerek bu kırık ve solmuş çiçeği Üftâde Hazretleri'ne takdim etmiş. Üftâde Hazretleri, diğer müridânın meraklı bakışları arasında sormuş: "Evlâdım Mahmûd! Herkes demet demet çiçek getirdiği hâlde, sen niçin sapı kırık solgun bir çiçek getirdin?" Kadı Mahmûd, edeple başını önüne indirerek cevap vermiş: "Efendim! Size ne takdim etsem azdır. Ancak hangi çiçeğe koparmak için elimi uzattıysam onu Rabb'ini zikreder bir hâlde buldum. Gönlüm onların bu zikirlerine mani olmaya razı olmadı. Çaresiz ben de elimdeki şu zikrine devam edemeyen çiçeği getirmek zorunda kaldım." Bu güzel ve mânâ dolu cevaba son derece memnun olan Üftåde Hazretleri'nin dilinden o anda: "Hüdâyi, Hüdâyî... Evlâdım! Bundan sonra ismin Hüdâyi olsun.. Ey Hüdâyî! Bu kır gezisinden yalnız sen nasiplenmişsin..." ifadeleri dökül- müş. Kainattaki ilâhi nizam gereği, insanlar ve cinlerin dışındaki canlılar- dan zikri bitenin, ömrü de biter. Bu demektir ki Allah Teâlânın yarattığı bütün canlılar için hakiki hayat; zikrin feyiz ve bereketiyle geçen hayattir. Dolayısıyla Allah'ı unutan bir kalp, zahiren yaşıyor olsa da, hakikatte ölü demektir. Hadis-i şerifte, "Rabbini zikreden ile zikretmeyenin durumu, diri ile ölünün durumuna benzer" buyurulmuştur. (Buhâri, "Daavât" 67) 79