Masalar, sandalyeler, yapı iskeleleri, yük arabaları kiraya veriyorlardı. Hepsi de izleyici topluyordu. İnsan kanı satıcıları avazları çıktığı kadar bağırıyorlardı:
“Yer isteyen var mı?”
Bu halka karşı bir öfke sarmıştı içimi. Onlara bağırmak istiyordum:
“Benimkini isteyen var mı?”
Ölüm ruhumuzu ne hale getiriyor kim bilir? Onu ne hale sokuyor? Ondan aldığı ya da ona verdiği nedir? Onu nereye koyuyor? Etten gözler veriyor mu ona arada sırada, dünyaya bakması ve de ağlaması için?
Sanki ben fark etmeden, kapı, alıp adamı içeri kusmuş ve hemen kapanmıştı. Ah! Keşke ölüm de böyle gelse!
...“Kimsiniz?” diye sordum sonunda.
“Ne komik bir soru!” diye yanıtladı. “Bir
kızartmalık!”
“Kızartmalık mı? Ne demek o?”
Bu soru onun neşesini artırmıştı.
“Bu şu demek,” diye bağırdı bir kahkaha atarak, “nasıl senin kelleni altı saat sonra uçuracaklarsa, benimkini de altı hafta sonra atacaklar sepete. Hah! Hah! Bakıyorum da şimdi anladın.”
Lâl rengi o tatlı dudaklardan çıkan bütün bu korkunç sözler, ne kadar da iğrenç! Bir gülün üzerinde gezinen bir salyangozun ardında kalan sümük izlerine benziyor sanki.