Doğa, kendini özgür ve egemen sanan öznenin gözlerini açar ve görmesini sağlar. Öznenin doğa karşısında egemenliğinden vazgeçtiği ve gözyaşlarına boğulduğu an gerçekten romantiktir. Doğa ona doğallığını fark ettirir:
Kant'ın dediği gibi, zihin doğa karşısında kendi üstünlü ğünden çok kendi doğallığının farkına varır. Bu an özneyi yücelik karşısında ağlamaya sevk eder. Doğayı hatırlamak, kendini kurmanın direncini çözer: "Gözyaşı fışkırıyor, yer yüzü yine bana sahip!"
Eyleme geçenin aklında bir hedef vardır ve bütünü gözden kaçırır. Düşünme de dikkatini tek bir nesneye odaklar. Yalnızca tefekkür ve duygu evrene, yani bir bütün olarak varoluşa erişebilir.
Evrene olan sevginizden dolayı hayatınızdan vazgeçmeye çalışın. Bireyselliğinizi zaten burada yok etmeye ve Bir ve Bütün' de yaşamaya çalışın, kendinizden daha fazlası olmak için çabalayın[ ... ]. Sonluluğun ortasında sonsuz olanla bir olmak ve bir anda sonsuz olmak, işte dinin ölümsüzlüğü budur.
Din özel bir dikkat gerektirir. Malebranche, dikkati ruhun doğal duası olarak tanımlar. Günümüzde ruh artık dua etmiyor. Daha çok, kendi kendini üretiyor. Dinsel deneyimin kaybından sorumlu olan da tam olarak bu hiperaktivitedir. Dinin krizi bir dikkat krizidir.
Göğsümün etrafında hafif bir hava dalgası oynaşırken tüm varlığım sessizliğe gömülür ve dinler. Geniş mavilikte kaybolmuş, sık sık etere ve kutsal denize bakıyorum [ ... ].
Her şeyle bir olmak, bu Tanrısal yaşamdır, bu insanın cen netidir. Yaşayan her şeyle bir olmak, kendini unutmanın mutluluğu içinde, doğanın evrenine dönmek, işte düşüncelerin ve sevinçlerin zirvesi budur, işte kutsal dağın yüksekliği, sonsuz dinlenme yeri budur.