Amerikalı bir kadın doktor, Avustralya’da geleneksel Aborjin halkının özel bir davetini kabul eder. Tüm konforunu, alışkanlıklarını ve modern dünyanın güvenli alanlarını geride bırakır.
Ve çıplak ayakla, ilkel koşullarda yaşayan bu kabileyle birlikte yaklaşık 3-4 ay sürecek zorlu bir çöl yolculuğuna çıkar.
Bu yolculuk sadece fiziksel değil, aynı zamanda ruhsal bir dönüşümün kapısını aralar.
Sadeliğin, doğayla uyumun ve içsel bilgelik arayışının izinde geçen bu deneyim, doktorun sahiplik, zaman, ego ve anlam kavramlarını sorgulamasına neden olur.
Ben böyle bir hayata gerçekten dayanabilir miydim bilmiyorum.
Bir yanım bu sade yaşamın huzuruna kapıldı, diğer yanım konfor alışkanlıklarını elden bırakmakta tereddüt etti.
O yüzden bu kitap, bana bir yaşam tarzından çok bir bakış açısı sundu.
Daha azla yetinmek, fazlalıkları sorgulamak, an’da kalmak…
Belki hiçbirini tam olarak hayata geçiremeyeceğiz ama şunu fark ettim:
Kendimi değil, alışkanlıklarımı sorguluyorum. Doğduğun kültürün ve yaşam biçiminin dışına çıkmak, öyle birkaç aylık bir deneyimle kökten değiştirilemez.
İlkel bir yaşam süren biri modern dünyaya girse nasıl yabancılık çekerse, biz de o sadeliğe kalıcı olarak uyum sağlamakta zorlanırız.
Ve modern insan gerçekten böyle bir yaşantıya neden özensin ki?
Evet, fazlalıklarımız bizi yoruyor ama o fazlalıkların konforunu da çoktan içselleştirmiş durumdayız.
Kitap ilkel yaşamı yüceltmiyor belki, ama sadeleşmenin içimizde bıraktığı boşluğa bir ışık tutuyor.
Ve bazen ne kadar “çok”la yaşadığımızı fark etmek bile bir uyanış olabiliyor.