Biri biraz susacak olsa, daha oracıktayken herkes unutuyordu onu; en çok da, kimse sahibini unutmasın diye açılıyordu ağız. Nasıl başarılmışsa söz, eşyanın ağırlığından kurtarılmıştı artık. Işıltılı bir cümle, oyunbaz birkaç sözcük ruhu uçurmaya yetiyordu. Ve aynı hızla yere de düşüyordu ruh.
Odalar, duvarları ekranlarla kaplanmış bir temaşahaneydi geceleri. İçi kalmamıştı evlerin! Tuhaf hikayelerden, neşeli şarkılardan, sirklerden, cambazlardan, skorlardan, canlı savaşlardan yapılma uçucu bir belleği vardı hayatın. Bir şarkı iki kere söylense, bir hikaye iki kere anlatılsa, herkesin canı sıkılıyordu; "yok mu yeni bir şey" diyordu bıyıklı adamlar, hülyalı kadınlar; "yok mu yeni bir şey, kanalı değiştir kızım ."
Bir de akşamları bile susmayan bu tuş sesleri Albayım; bu tuş sesleri yüzünden ayrıca yorgunum. Bütün kentlerden, kasabalardan, evlerden ve odalardan tuş sesleri geliyor. İnsanlık, yazılmakta olan bir yeryüzü romanına kendini ekliyor sanki. Herkes herkesle yazışıyor, herkes herkese eski bir parçasını dağıtıyor; esneyince, ağzından harfler, tuş sesleri ve yıpranmış kelimeler dökülüyor dünyanın. Gidip bir sabah telaşının üstüne dökülüyor üstelik; gidip çiçek kokularının, iskeledeki çımacının, parktaki ıhlamur yapraklarının üstüne. Harflere güvenim kalmadı Albayım, hiç güvenim kalmadı, bana yeni bir alfabe bul, yorgunum...
Cennet, tanımı gereği, aslında her şeyin serbest bırakıldığı yerin adıdır. Orada yok yoktur. Ancak insan olma şartı müstesna... İnsan, cennette de kayıtlanmıştır. "Şu ağaca yaklaşma" buyruğu, cennet ehlinden yalnızca insana yönetilmiştir. Durum, insan olmanın haysiyetiyle ilgilidir. Çünkü kendine konulan sınırla sınanacak olan tek varlık odur.