"Nalınlarını çıkar, kendini dünyadan soyutla, çıkaramıyorsan da bari kulaklarını, gözlerini kapat. Kapat ki kalbinle duymaya ve görmeye başlayabilesin."
modern insanın kaçırdığı kendisidir. O, zamanını devamlı surette uyaranlarla doldurmakta, kendisini anın dışında tutmaktadır. Sürekli bir şey yapmakta ama aslında hiçbir şey yapmamaktadır. Onun devamlı panik halinde olması ve kaygılanması, kendisini hiç dinlememesi nedeniyledir. Oysa tek başına evinin önünde oturan bir ihtiyar; kendisiyle vakit geçirmekte, düşündüklerini zihninde berrak bir biçimde canlandırabilmekte, kendisiyle veya olaylarla yüzleşebilmekte, tartışabilmekte, öneriler geliştirebilmekte ve böylece de hem hayata hem de kendisine dair yeni farkındalıklar kazanabilmektedir. Oysa uyaranlara maruz kalarak gününü dolduran modern insan ancak başına bir talihsizlik geldiğinde kendisiyle yüzleşmektedir.
Kendini bilmek, kendindeki Hak sırrına varmaktır. Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi vesellem, "nefsini bilen Rabbini bilir, aslını bulur" buyurmuştur. Kendinden kendine bir oluştur bu. Hak, her an yeni bir oluştadır. Kişinin hakikat yolculuğu dışta değil, iç varlığında oluşlar biçiminde gerçekleşir. Bunu da tatmayan bilmez. Bu arayışta, Kemali Baba'nın ifadesiyle, "feryat göklere çıkar". Niyazi Mısri, bu hali, "kendimi uçurumlardan salasım geliyordu" biçiminde ifade etmiştir. İçte gerçekleşen bu açılımlar büyük güzelliklere gebedir ve sancılıdır. Şiir bu sancıların dindiği yerde belirir ve benlik kalmayınca gerçek şiir doğar. Bu yüzden åriflerin şiirlerine ilahî denir. Sondaki î, aitlik bildirir. Allah'a ait anlamındadır. "Yunus değil bunu diyen / kendüliğidir söyleyen" dizesi bu gerçeği söyler.
İnancın bilimin en büyük destekçilerinden biri olduğunu da kabul etmek lazım. Kur'ân-ı Kerîm'in her âyetinden bir bilimsel gerçeklik bulmaya çalışmaktan da bir miktar vazgeçmek lazım. Dolayısıyla yine geldik itidal ve vasat ümmet olma meselesine. Büyük bir ferasetle ve basiretle, inançla bilimi çatıştırmadan ya da inançla bilimi fazladan barıştırma çabasına girişmeden yolumuza devam edersek sağlıklı bir zemin bulacağız. Aksi takdirde bal peteğinde lafza-i celâl yazmasını bilimsel bir şey zanneden adamlarla, Allah'ı zikredenlerin bilim üretemeyeсеğini düşünen adamlar arasında sıkışıp kalacağız.
Newton'dan günümüze kadar bilim tarihi dindar insanlarla doludur ve bu dindar insanlar bilim üretirler. Bilim üretirken de "ya ben bilim üretiyorum, öyleyse Tanrı yok" noktasına değil, genellikle "Tanrı var ki ben bilim üretebiliyorum" noktasına gelirler. Böylece inançla bilimi birbirine olumlu manada karıştırarak yollarına devam ederler. Bizim Türkiye'de de ne yazık ki "bilimle inanç mutlak surette birbirine karşıttır" gibi en son 1800'lerin sonuna doğru gördüğümüz bir yanlış inanç devam eder.
"Her kim rüyâsında kendisini rahatsız eden garip şeyler görüyorsa, yatağa yattığında 3 kere eûzu besmele çekerek şeytandan Allâh-u Te‘âlâ’ya sığınıp, ardından Âyete’l-Kürsî’yi 3 kere okusun, her defâsında:
﴿ وَلَا يَؤُودُهُ حِفْظُهُمَا وَهُوَ الْعَلِيُّ الْعَظِيمُ ﴾
(el-Bakara Sûresi:255'den) âyet-i kerîmesine gelince 3 kere tekrâr etsin. İşte böyle okuyup uyursa bu hâl kendisinden gider. (Ahmed ed-Diyerbî, el-Mücerrabât, sh:9; Seyyid Süleymân el-Huseynî, Kenzü’l-havâs, 2/17-18)"