Sakura çiçeği

Sakura çiçeği
@34Sakuraaaa
Bazen yanımızda kimin olduğu, yolun kendisinden bile daha önemlidir. Saatlerce yürürsün de fark etmezsin; konuşulanların konusu olmasa bile, kelimeler yüreğine dokunur ve zaman anlamını yitirir. Hayat, bazı insanları karşımıza çıkararak bize en değerli hediyelerini verir. Onları tanımak, dostluğunu hissetmek, varlığının sıcaklığına sığınmak tarifsiz bir şanstır. Onunlayken zaman durur, saatler susar. Sadece o anın içinde kalmak, bitmesini istemediğin bir masalın sayfasında yaşamak gibidir.
Duygu ve Düşünce
Ne Kadar Kitap Kurdusun?
0-30p: Kontrollü okuyucu 📖 40-70p: Hafif bağımlı 👀 80p+: Geçmiş olsun, kitaplar seni ele geçirmiş 😅
“Yalnızlığın kıyısındayım. Neden sürekli yalnızlık temasını seçiyordum ki? Sanki içimdekileri dökmenin başka bir yolu yokmuş gibi… Yalnız mıydım peki? Hayır, aslında değildim. Hayalimdeki hayatta yalnızlık diye bir kelime bile yoktu. Ben sadece çok yorulmuştum ve kendi köşeme çekilmiştim. Kendimi herkesten soyutlamıştım. Bunun nereye kadar süreceği belirsizdi ama benim dünyamda çoktan başlamış bir uzaklaşma vardı. Mevsimsel bir şey gibiydi bu; sonbaharda yaprakların usulca ağaçtan kopması gibi… Ne büyük bir gürültüyle düşüyordu ne de kimse dönüp bakıyordu ardından. Sessizce gerçekleşiyordu her şey. İnsan bazen en büyük kayboluşları bile kimse fark etmeden yaşayabiliyormuş. İçimde anlam veremediğim bir yorgunluk vardı. Ne uyuyarak geçiyordu ne de birine anlatınca hafifliyordu. Sanki ruhum uzun zamandır taşıdığı yüklerin altında ezilmişti de artık hiçbir şeye yetişemiyordu. İnsanlardan kaçmıyordum belki ama kalabalıkların içinde kendimi giderek daha görünmez hissediyordum. Herkes konuşuyor, gülüyor, bir yerlere yetişiyordu; ben ise zamanın biraz gerisinde kalmış gibi sadece izliyordum. Bazen düşünüyorum da insanı yalnızlaştıran şey çevresinde kimsenin olmaması değilmiş. Asıl yalnızlık, içinde kopan fırtınaları anlatacak doğru yeri bulamamakmış. Anlatmaya çalıştığında anlaşılmayacağını bilmekmiş. Bu yüzden sustum çoğu zaman. Çünkü bazı hislerin kelimesi yoktu. Bazı kırgınlıklar ise anlatıldığında küçülecek kadar basit değildi. Ben sadece kendime uzaklaşmıştım biraz. Eskiden heyecan duyduğum şeylere yabancılaşmış, kendimi tanıyamaz hale gelmiştim. Aynaya baktığımda gördüğüm kişi bendim belki ama içimde yaşayan insan çok değişmişti. Her şey aynı görünüyordu dışarıdan; ama içimde sessizce çöken koca bir dünya vardı. Ve insan en çok da bunu yorulunca fark ediyor… Kimsenin
Duygu ve Düşünce
İÇİMDE DİNMEYEN GÜRÜLTÜ
Bazı yorgunlukların uyumakla geçmediğini ilk ne zaman öğrendim bilmiyorum. Bildiğim tek şey, uzun zamandır hiçbir sabaha dinlenmiş uyanmadığım… İnsan bazen kalabalığın ortasında bile kendi sesine yabancı hissediyor. Etrafımda konuşan insanlar, devam eden hayatlar ve hiç bitmeyen bir telaş vardı ama ben hepsinin dışında kalmış gibiydim. Sanki herkes yaşamayı biliyor, ben sadece izliyordum. Bir zamanlar umutla yürüdüğüm yollar artık içimde hiçbir heyecan bırakmıyordu. Yanımda sandığım insanların değişimine şahit olmak, insana sessiz bir çöküşü öğretiyormuş. En kötüsü de zamanın her şeye alıştırmasıydı. İnsan önce kırılıyor, sonra kırık yaşamayı normal sanıyor. Eskiden bazı şeylerin düzeleceğine inanırdım. İnsanların iyi kalabileceğine, verilen değerin bir gün karşılık bulacağına, çabaların boşa gitmeyeceğine… Ama zaman geçtikçe hayat, insanın içindeki o saf inancı usul usul öldürüyor. Bir süre sonra hiçbir şeye şaşıramıyorsun. Gitmelere, değişmelere, unutulmalara bile… Çünkü insan en çok alışırken tükeniyor. İçimde sürekli büyüyen bir daralma var. Sebebini tam olarak anlatamadığım ama her geçen gün biraz daha ağırlaşan bir his… Bulunduğum yer, yaşadığım çevre ve duyduğum bütün sesler üzerime geliyor sanki. İnsan bazen sadece yorulmuyor; bulunduğu hayatın içine sığamamaya başlıyor. İşte ben de tam olarak böyle hissediyorum. Kendime ait olmayan bir hayatın içinde sıkışıp kalmış gibi… Geçmiş ise hiçbir zaman tamamen susmuyor. Bazı anılar vardır; üstünden yıllar geçse bile tek bir kelimeyle yeniden canlanır. İnsan bazen küçücük bir davranışta bile eski yaralarının sızısını hissediyor. Gülümserken bile içinde taşımaya devam ettiği kırgınlıklar oluyor. Ve kimse fark etmiyor. Çünkü insan zamanla acısını göstermemeyi öğreniyor. Hayat bana hiçbir zaman mükemmel yollar sunmadı,
1000Kitap
Tatlı bir heyecan vardı içimde; sebebini tam olarak açıklayamadığım ama varlığını her an hissettiğim bir heyecan. Olumsuzluklar, yorgunluklar, içimde birikmiş kırgınlıklar… Hepsi bir kenara çekilmişti sanki. Yeni bir yeri görmenin, bilmediğim sokaklarda kaybolmanın ve hiç tanımadığım bir tarihle göz göze gelmenin kıpırtısıydı bu. İçim kıpır kıpırken kendimi, uzaktan bakıldığında kocaman görünen ama içinde küçük hayatların saklandığı bir dünyanın tam ortasında buldum. Beni bu duygunun içine çeken şey Nevşehir’in yer altı şehriydi. Yeryüzünün altına gizlenmiş bir yaşam… İlk adımı attığım anda zaman kavramı anlamını yitirmişti. Küçük taşların arasına, kocaman bir hayat yerleştirilmişti. İnsan aklının sabrına ve çaresizliğine tanıklık ediyordum. Zamanın bütün zorluklarına rağmen ince ince düşünülmüş, hayatta kalmanın en sessiz ama en güçlü hali inşa edilmişti oraya. Sürgülü kapılar vardı; devasa taşlardan yapılmış, ağır ama bir o kadar da koruyucu. Ortaları bir yumruk büyüklüğünde oyulmuştu. Dört tabakadan oluşan bu kapılar, gelenin düşman mı dost mu olduğunu anlamak için tasarlanmıştı. Bir hayatı korumak adına düşünülmüş bu ayrıntılar, insanın ne kadar çaresizken ne kadar zeki olabildiğini fısıldıyordu bana. Korku ve umut, taşlara aynı anda sinmişti sanki. Dar geçitlerden yürürken nefesim yavaşladı. Tavanlar alçaldıkça düşüncelerim ağırlaştı. Burada yaşayan insanların seslerini duyar gibi oldum; fısıltılarını, bekleyişlerini, sessiz dualarını… Her taş, bir hikâye anlatıyordu. Her oyuk, saklanmış bir hayata açılıyordu. Büyülenmiştim; çünkü bu sadece bir şehir değil, insanın hayata tutunma çabasının taşlaşmış hâliydi. Yeryüzüne çıktığımda Erciyes Dağı’nı arkasına almış peri bacaları karşıladı beni. Anlatmaya çalışmak bile yetersiz kalıyordu. Kendiliğinden oluşmuş bu
1000Kitap
Kendi Güneşimi Çizdiğim Gün
Bugün yine nedenini bilmediğim bir huzursuzlukla uyandım. İçimde bir ağırlık vardı; sanki geceden kalma bir düşünce, sabaha kadar kalbime çöreklenmişti. O hissi tarif etmek zordu; ne tam bir üzüntüydü ne de korku… sadece açıklayamadığım bir boşluk. Pencereden dışarı baktığımda gökyüzü griydi, rüzgâr kuru yaprakları savuruyordu. O an içimden bir ses, “bugün de böyle geçecek,” dedi. Ne kadar yürüdüğümü bilmiyorum ama kendimi bir anda hiç bilmediğim bir yerde buldum. Adımlarım beni bir kapının önüne getirmişti — paslanmış, neredeyse kimsenin dokunmadığı eski bir kapıydı bu. Kapıyı ittiğimde gıcırdayan sesiyle birlikte soğuk bir hava yüzüme çarptı. İçeri girdiğimde loş bir karanlık karşıladı beni. İşte o an fark ettim… bir mahzenin içindeydim. Ne pencere vardı ne ışık, sadece sessizlik. Karanlık içimi sıkıştırmaya başladı, nefes almak bile zorlaştı. Ama sonra bir şey oldu — o sessizlik sanki benimle konuştu. “Buradasın,” dedi. “Kendinden kaçarken bana geldin.” Korkmadım. Belki de uzun zamandır ilk defa bir şeyden korkmadım. Yavaşça duvara yaslandım ve gözlerimi kapattım. Karanlığın içinde, kendi iç sesimi ilk kez bu kadar net duydum. “Artık dışarıdan bekleme,” diyordu içimdeki o ses, “ışığını kendin yak.” Bir anda içimde bir dürtü belirdi. Duvarın tozlu yüzeyine elimle bir şekil çizmeye başladım. Önce belirsizdi ama sonra bir güneş oldu o şekil. Işınlarını uzattım, her çizgide içimdeki ağırlık biraz daha azaldı. O güneş, bana umut vermeye başlamıştı. Ne fazla yakıyordu ne de sönüktü; tam kararındaydı. Artık bu mahzen, bir zindan değil, bir sığınaktı benim için. Kimsenin bilmediği, sadece bana ait bir yer… Günler geçtikçe duvarlara yeni şekiller çizmeye başladım. Güneşin hemen yanına kocaman bir çınar ağacı çizdim. Kökleri güçlüydü, dallarıysa gökyüzüne uzanıyordu. O
Duygu ve Düşünce