Bugün yine nedenini bilmediğim bir huzursuzlukla uyandım. İçimde bir ağırlık vardı; sanki geceden kalma bir düşünce, sabaha kadar kalbime çöreklenmişti. O hissi tarif etmek zordu; ne tam bir üzüntüydü ne de korku… sadece açıklayamadığım bir boşluk.
Pencereden dışarı baktığımda gökyüzü griydi, rüzgâr kuru yaprakları savuruyordu. O an içimden bir ses, “bugün de böyle geçecek,” dedi.
Ne kadar yürüdüğümü bilmiyorum ama kendimi bir anda hiç bilmediğim bir yerde buldum. Adımlarım beni bir kapının önüne getirmişti — paslanmış, neredeyse kimsenin dokunmadığı eski bir kapıydı bu. Kapıyı ittiğimde gıcırdayan sesiyle birlikte soğuk bir hava yüzüme çarptı. İçeri girdiğimde loş bir karanlık karşıladı beni.
İşte o an fark ettim… bir mahzenin içindeydim.
Ne pencere vardı ne ışık, sadece sessizlik. Karanlık içimi sıkıştırmaya başladı, nefes almak bile zorlaştı. Ama sonra bir şey oldu — o sessizlik sanki benimle konuştu. “Buradasın,” dedi. “Kendinden kaçarken bana geldin.”
Korkmadım. Belki de uzun zamandır ilk defa bir şeyden korkmadım. Yavaşça duvara yaslandım ve gözlerimi kapattım. Karanlığın içinde, kendi iç sesimi ilk kez bu kadar net duydum.
“Artık dışarıdan bekleme,” diyordu içimdeki o ses, “ışığını kendin yak.”
Bir anda içimde bir dürtü belirdi. Duvarın tozlu yüzeyine elimle bir şekil çizmeye başladım. Önce belirsizdi ama sonra bir güneş oldu o şekil. Işınlarını uzattım, her çizgide içimdeki ağırlık biraz daha azaldı.
O güneş, bana umut vermeye başlamıştı. Ne fazla yakıyordu ne de sönüktü; tam kararındaydı.
Artık bu mahzen, bir zindan değil, bir sığınaktı benim için. Kimsenin bilmediği, sadece bana ait bir yer… Günler geçtikçe duvarlara yeni şekiller çizmeye başladım. Güneşin hemen yanına kocaman bir çınar ağacı çizdim. Kökleri güçlüydü, dallarıysa gökyüzüne uzanıyordu. O