son bir kuvvet bulacağım kendimde son bir güç
gerip bacaklarımı uçurumdan bir ki üç
ilk göle atlar gibi devrilir gibi kara
ağzım dopdolu şiir yüreğimde bir yara
sinmiş kokularından yunup beşeriyetin
göğsü ufka uzanmış alnı tunç yüzü metin
sökülmez boyasıyla Hak Tâlânın müzeyyen
söz etmiş bir şairi öldürmez öldürmeyen
ilk göle atlar gibi iğde kokan bir göle
yaşamaktan ne varsa gelsin benimle bile
kalbime değen her şey pençe pençe kök kök
tansık yağmur rahim toprak babaç gök
aynada görünmeyen ışık değmeyen yanım
akar dere durgun su ağıp topladıklarım
ilk göle koşar gibi soluğumu duyarak
bir hayırlı gidiş ve behemehâl sağ ayak
ürkermiş gibi dünya fısıltıyla yürüsem
gülsem ilk yaşım gibi kendi kendime desem:
bugün artık âzadsın kalbin her lekesinden
tek iyiler tard olmaz çocukluk ülkesinden
Soğuk, üşüten bir aralık akşamı. Güzel olan hiçbir anımı hatırlamıyorum. Bakın, ben yıldızımdan koptum, ışığım kırıldı. Anlayın, ateşler içinde ruhum. Artık buralarda duramam, ay büyüyor içimde, öfkem, kırılışlarım. Anılar, çağrışımlar. Artık her şey o kadar uzak ki. Beynim zonkluyor, sesler, görüntüler. Hayat soluyor, renkler, kokular. Sonsuz iç kırgınlıkları içinde, hiçbir ışığa inanmıyorum. Artık ne yağan yağmurun ne de gecenin bir anlamı kaldı. İşte, önümde tüm yaşanmazlığıyla, tüm çekilmezliğiyle koskoca bir yaşam. İşte, tüm yaşanmazlığıyla. Demek böyle tükeniyor insan, hiç olmadık bir anda yaralanıyor. Soğuk, üşüten bir aralık akşamı yüzüne çarpılıyor hayat. Demek böyle tükeniyor insan. Soğuk, üşüten bir aralık akşamı, pencereden şehri seyrederken.
17 Aralık Cumartesi