Birkaç gün boyunca, yılın bu zamanlarında Asya'da nadir görülen sert rüzgarlar vardı ve Varna'dan hareketimizin ancak beşinci gününde Boğaz'ın mukaddes ağzına girdik. Açık gökyüzü ve parlayan güneş iki kıyıdaki tepelerin tatlı şekillerine, köşk ve konakların oldukça canlı boyalarına, Çarpışan Kayalar'a, deniz fenerlerine, Asya kıyısındaki siyah bazaltik kayalara, Avrupa kıyısında seller ile oyulmuş yalıyarlara, Harpi'nin yerine, Mavromlos Manastırı'nın ve duvar kalıntılarının sahile kadar indiği Bizans limanının kalıntılarına, Avrupa yakasında Ceneviz Sarayı'na ve Yuşa Tepesi'nin harabelerine, Asya'daki su yollarının yeni saraylarının beyaz duvarlarına ışık ve parıltı saçıyordu. Minarelerin ve sarayların, köşk ve bahçelerin, birçok pencere ve düz çatılarıyla konakların, gür tepelerin ve alımlı körfezlerin kalabalıklığı arasında bir mavi şerit gibi iki kıtayı birbirine bağlamış Boğaziçi'nin su yolları gözlerimi kamaştırdı, beni hayrete düşürdü, büyüledi. Geminin her adımıyla ileride genişleyen seyir kanalında, geriye doğru daralan deniz menfezinde yeni manzaralar açılıyordu, sonunda Tarabya gözlerimin önündeydi, tüm cenahlardan, tepeler tarafından mucizevi büyük deniz çepeçevre sarılmıştı. Gemi Büyükdere önünde 5 Temmuz'da öğleyin demir attı, bu tarih benim ilk işe alınmamın ikinci yıl dönümü, 5 Temmuz 1797'den beri maaşımın ödenmeye başladığı gündü...