• Rönesansı izleyen Keşif Çağı'ndan sonra Avrupalı gezginler, Ahamenid sülalesi dönemine ait Persli kralların kayalara oyulmuş kabartmalarını ve yazıtlarını ziyaret etmeye başladılar. Çivi yazılı yazıtlar hakkında birşeyler yazan ilk kişi , 1621'de kopya ettiği 5 çivi yazısı işaretini bir mektupla Şiraz'dan Napoli'deki bir arkadaşına gönderen, Pietro della Valle olmuştur. 1666'yı izleyen yıllarda Jean Chardin, Persepolis ve diğer yerleşimleri dolaşmış, burada kopya ettiği bir grup üç dilli (Eski Persçe, Elamca, Babilce) kısa yazıt ve Nakş-i Rüstem yazıtlarını yayınlamış ve çivi yazısının soldan sağa yazıldığını da doğru olarak farketmiştir. 1686'da Persepolis'i dolaşan Engelbert Kampfer ise, her ne kadar çözümüne bir katkısı olmasa da, yazıya o dönemden beri anıldığı adı olan Latince cuneatae "çivi biçimli" benzetmesini yakıştırmıştır.

    Eski Persçe'nin çözümü için gerekli olan yeterli sayıdaki yazıtı Carsten Niebuhr biraraya getirmiştir. 1765'te Persepolis'e gidip üç hafta kalarak aldığı net ve doğru kopyalar, daha sonra çözümde büyük rol oynadı. Bir kısmının ilk defa yayınlandığı metinlere dayanarak Niebuhr, ilk olarak yazıtların üç farklı versiyon içerdiğini söylemiştir. Niebuhr'un kopyalarını ilk kullanan Doğu Bilimcisi Olav Gerhard Tychsen, şimdi bizim Eski Persçe'de kullanıldığını bildiğimiz bir yatay çivinin kelime ayracı olarak kullanıldığını ve yazı sisteminin üç ayrı dil içerdiğini farketti.

    1802 yılında Friedrich Münter, üç dilli yazıtların Ahamenid krallarına ait olduğunu anladı. Yine Tychsen'den bağımsız olarak kelime ayracını farkederek, ilk versiyonun alfabetik, ikincisinin hece sistemi ve üçüncünün de ideografik olarak yazıldığını söyledi. Tam olarak gerçeği yansıtmasa da bu doğru yönde atılmış bir adımdı. Münter aynı zamanda üç dilin de aynı şeyi anlattığını ileri sürdü ve metinde geçtiğini tahmin ettiği " kral" ve "kralların kralı" ifadelerini doğru yerinde buldu. Onu bu tahmine götüren, gelişimde yepyeni bir kapının aralanmış olmasıdır.

    Münter'in en büyük buluşu, ilk versiyonun bölgenin dili olan Ahamenid sülalesi krallarına ait olması gerektiği ve bunun da İran'da o dönemde yaygın olan Zerdüşt dininin kutsal kitabı Zent-Avesta'nın diline yakın olabileceğini düşünmesi oldu. Daha önce 1771 yılında A. Duperron Zent-Avesta'nın çevirisini yapmış ve bir gramer eskizini de ortaya koymuştu. Onu izleyen Silvestre de Sacy İran eski eserleri üzerine yayınladığı bir kitapta Nakş-i Rüstem'deki Sasani kralına ait bir yazıtı incelemiştir. Hellenistik dönemden sonra Yunan etkisinde kalan bu Sasani yazıt iki dilde, Orta Pers veya Pehlevi dilinde ve Yunanca yazılmıştır. Sacy'nin Yunanca versiyonuna dayanarak çözdüğü, Pehlevi dilinde yazılmış bölümün açılış cümlesi, sonradan bir başka uzmanı çivi yazısını çözme başarısına götürecek anahtar cümlenin varlığını ortaya çıkarmıştır.

    Bu kişi Göttingen'de lise öğretmenliği yapan Georg Friedrich Grotefend'dir. 1802 yılında eski dillerin çözüm çabaları büyük bir olay yaratırken o da Eski Persçe üzerinde çalışmaya başladı. Bir Doğu Bilimcisi olmamasına karşın, filoloji çalışmaları vardı ve gereken sırrı çözmeye yarayacak bilgilere sahipti. Grotefend, Münter'in de tahmin ettiği üç dilli yazıtlardaki ilk yazının Ahamenid krallarının kendi dillerinde yazılmış olması gerektiğini saptadı. Eski Persçe metin, diğer ikisinden daha az sayıda işaret içeriyordu. Hatta kimi zaman, iki kelime ayracı arasındaki işaretlerin sayısı 10'a kadar ulaşıyordu. Bütün bunlar Grotefend'i yazının gerçekten alfabetik olduğu inancına götürdü. Doğal olarak, bir kelimede 10 hece olmasındansa, 10 harf olması daha akla yakındır. Aslında Eski Pers çivi yazısı, hece ve alfabe arasında bir sistemdi. Buna rağmen Grotefend, Niebuhr tarafından yayınlanan, iki farklı, ancak tipolojik açıdan ilişkili yazıları karşılaştırarak, başarıya doğru giden büyük adımı attı. Bu metinlerde, belli kelime ve cümlecikler aynı aralıklarla tekrarlanıyordu.
    Bu aşamada Grotefend, Sacy'nin bilgisini araç olarak kullandı ve onun Pehlevi metinlerinde ortaya çıkardığı cümle üzerinde düşünmeye başladı.

    "X, Büyük Kral, Kralların kralı, İran ve İran dışı ülkelerin kralı, Büyük kral Y'nin oğlu"

    Eğer ilk versiyon Ahamenid dilinde yazılmış ise , Sasaniler de büyük olasılıkla Ahamenid geleneğini devam ettirmişlerdir. Bu varsayım doğruysa, Sasani yazıtında kullanılmış bir kalıbın benzer şekliyle, bu dilde de kullanılmış olduğunu düşünmek yanlış olmayacaktır. Bunun üzerine Grotefend, özellikle Herodot'un Pers kralları hakkında detaylı bilgi verdiği Yunanca kaynakları göz önüne aldı. Şimdi iş, metindeki yerlerine uygunluk gösterecek bir baba-oğul kral çiftinin isimlerinin bulunmasına kalıyordu. Kyros ve Kambyses olamazdı, çünkü metindeki kral isimleri aynı harfle başlamıyordu ve aşağı yukarı aynı sayıda işarete sahiptiler. ikinci yazıtı yazdıran kralın babası, kendini yine kral olarak tanıtan birinci yazıtı yazdıranla, aynı isim değildi ve daha önemlisi birinci yazıttaki kralın babası, kral ünvanıyla anılmıyordu. Bütün bunlar, Grotefend'in ikinci yazıtın, birinci yazıtta babası Darius'la birlikte geçen Xerxes'e, birincisinin ise babası Hystaspes'in kral olmadığı Darius'a ait olduğunu doğru olarak saptaması için yetti. Zent-Avesta metinlerinde geçen, kral kelimesini de metindeki yerine oturtunca, harflerin büyük bir bölümünü elde etti. Daha sonraki çalışmalarında "büyük"kelimesini ve başka bir yazıtta da Kyros'un ismini buldu.

    Grotefend her ne kadar yazının tam alfabetik bir sistem olmadığını farketmediyse de, 9 harfi doğru olarak saptadığı çalışmalarını 1802 yılında Göttingen İlimler Akademisi'nde sundu. O zaman pek ciddiye alınmayan fikirleri, ancak ölümünden 40 yıl sonra onun çalışmalarını daha ileri götürmeyi başarabilen bir başkası tarafından kanıtlanabilecekti.

    1835 yılında, sonradan Sir ünvanını alan Albay Henry Rawlinson İran'da askeri danışman olarak görevlendirildi ve bölgede yaptığı gezilerde Eski Persçe yazıtları yerinde inceleme fırsatını buldu. Daha önce başka metinler üzerinde yaptığı çalışmalarla hemen hemen Grotefend'in bulduğu sonuçlara ulaşan Rawlinson, dilin doğru olarak anlaşılabilmesi için, uzun bir metne gereksinim olduğunu farketmiş ve büyük bir şans eseri bu sıralarda Darius'un muazzam kaya anıtını keşfetmişti. Eski Persçe, Elamca ve Babilce çivi yazısı formlarıyla, üç ayrı dilde yazılmış olan ve yanında Darius'un esir aldığı kralları tasvir eden bir rölyef te taşıyan Bisutun kaya yazıtının, yerden yaklaşık 1500 m. yükseklikte ve yamaçta yer alması nedeniyle, sadece Eski Persçe bölümünün 414 satırdan oluştuğu bölümünün kopyalanması, Rawlinson'un on yılına mal oldu. Bu yazıt sayesinde Eski Pers dili ve yazı sistemine Grotefend'den çok daha emin ve bilinçli bir şekilde eğilme şansını yakalayan Rawlinson, çalışmalarını hızlı bir şekilde sürdürdü ve bu çabalarının sonucunu, yine Yunan tarihinden yaptığı karşılaştırmalarla, Darius'un egemenliği altındaki halkların ve kralların isimlerini metindeki yerlerinde saptayarak aldı. Avesta dili ve Sanskritçe hakkındaki bilgileriyle, Eski Persçe'nin bu dillerle olan ilgisini farketmesi, kelime anlamlarını ve gramatikal özellikleri bulmasına yardım etti. Rawlinson'un 1846 yılında Bisutun anıtı Eski Persçe bölümünün çözümünü tamamlayarak yayınlaması, bilinmeyen dillerin çözüm araştırmalarında bir dönüm noktası oluşturdu.

    Bu başarı Rawlinson'u 1844-47 yılları arasında, bu sefer anıtın Elamca ve Babilce versiyonlarını kopyalamaya sevk etti. Ahamenid dönemi Elamca'sının 123 karakter içermesi nedeniyle, alfabetik olmadığı belliydi. Elde çözülmüş Eski Persçe metin olduğu için, önce orada geçen isimler Elamca'ya uygulanmaya çalışıldı. Ancak dillerdeki fonetik yapı değişik olduğu için, örneğin bugünkü bilgimizle, Yunanca Hystaspes isminin
    *Eski Persçe vi-i-sa-a-ta-a-sa-pa-ha-ya-a,
    *Elamca mMi-is-da-as-ba,
    *Babilce mus-ta-as-pa şeklinde yazıldığı göz önüne alınırsa, bu işin sanıldığı kadar kolay olmadığı anlaşılır. Ayrıca Eski Persçe'ye yardım eden Avestan ve Sanskrit dilleri örneğinde olduğu gibi, maalesef Elamca'nın hiç bir akrabasının saptanamaması, zorluğun bir başka yönünü oluşturuyordu. Daha önce Grotefend'in de erkek şahıs isimleri önüne gelen dikey bir çivi ile ifade edildiğini belirlediği Elam çivi yazı sistemi, ancak bir başka uzman olan Edward Hincks ile birlikte daha çok Babilce versiyon üzerinde yoğunlaşan Rawlinson'un not defterleri ve çalışmalarını verdiği Edwin Norris tarafından, 1855 yılında çözümlenebildi. Norris'in büyük bir başarıyla, Rawlinson'un saptadığı 40 özel ismi 90'a çıkarabilmesine rağmen, bu dilin halen bilinmeyen pek çok yönü vardır.

    Rawlinson ve Hincks'in çalışmalarını Babilce üzerinde yoğunlaştırmakta haklı sebepleri vardı. Çünkü bu dilin, geçen yıllar içinde Mezopotamya'da yapılan kazılarda ortaya çıkarılan sayısız tabletlerle ilişkili bir dil olma olasılığı yüksek görünüyordu. Çözüm için yine Ahamenid yazıtlarından yola çıkılmalı ve Bisutun anıtında saptanan özel isimler bu versiyondaki yerlerinde aranmalıydı. Ama bunu yapmakta söylendiği kadar kolay olmadı. Herşeyden önce yazıda 300'den fazla işaret vardı ve kelime ayracı kullanılmamıştı. Bugün bizim varlığını bildiğimiz, kelimelerin kimi zaman fonetik, kimi zaman logografik, kimi zaman da her ikisinin karıştırıldığı yazımlarla ifade edilmeleri, onları her seferinde şaşkınlığa uğratıyor ve bir çözüm sistemi bulabilmelerini zorlaştırıyordu. Bu noktada Grotefend'in çözdüğü Xerxes yazıtının Babilce versiyonu biraz kolaylık sağladı. Yine Grotefend'in saptadığı erkek isimleri önünde kullanılan determinatifle isimler ayrıştırılabilince, Eski Persçe'sinde 4 işaretle ifade edilen, "kral" kelimesi için sadece 1, "büyük" ifadesi için de 2 işaret kalıyordu. Bunun nedeni Babilce sarru "kral" kelimesi yerine , bunun Sümerce'den alınmış logografik şekli LUGAL'in kullanılmış olmasıdır. rabu "büyük" ise, Sümercesi olan GAL'in arkasına, rabu şeklinde okunması gerektiğini gösteren, fonetik tamamlayıcısı u ile birlikte yazılıp, GAL-u şeklinde yazıya geçirilmişti. Bisutun yazıtında ise matu "ülke", yine Sümerce KUR ile yazılmış, bunun çoğul hali KUR.KUR şeklinde tekrarlanmışken, bir de Sümerce çoğul eki MES eklenmişti. Bütün bunların bir anda farkına varılması hemen hemen imkansızdı.

    Çözümün böylesine tıkandığı bir noktada, ilk olarak 1845'te lsidor Löwenstein, dikkatleri bu dilin Semitik olabileceği noktasına çekti. Ama bu yazıda, bilinen diğer Semitik diller Arapça ve İbranca'da olduğu gibi, vokallerin önem taşımadığı bir sistem olduğunu öne sürerek, sadece bir r harfi için 7 değişik işaret saptaması, onu yanlış bir yola soktu. Onun hipotezindeki bu hatayı farkederek işaretlerin sessiz harfleri değil, sesli ve sessiz harflerin birarada yazıldığı heceleri yansıttığını saptayan, Hincks oldu ve 1850 yılında bu görüşünü açıkladı. Hincks, ab, da gibi basit hecelerin yanısıra, mur, kan gibi kompleks hecelerin de varolduğunu, bunların yeri geldiğinde mu-ur veya ka-an şeklinde de yazılabileceklerini, daha önemlisi bazı işaretlerin bir hece değerine karşılık gelmelerinin yanısıra, tek başlarına bir kelime yerini tuttuklarını ve işlevindeki geniş alanı keşfettiği determinatif olarak kullanılabileceklerini de kanıtladı.

    Önemli bir başka keşfin sahibi de Korsabad 'da Sargon'a ait sarayın kazısını yürüten, Botta oldu. Botta, elindeki sayısız malzemeyi kullanarak, bir metnin içinde aynı kelimenin, hem tek bir işaretle logografik, hem de açık şekliyle hece işaretleriyle yazılabileceğini gösterdi. Onun bu buluşuyla, nihayet logografik kelimelerin gerçek okunuşlarını saptamak mümkün olabildi.

    Çözüme son bir önemli katkı, yine Rawlinson'dan geldi. O da farkedilmesi hiçte kolay olmayan, bir hecenin birden fazla hece değerine sahip olabileceği idi. Biraraya getirdiği bütün bu ipuçlarıyla, Bisutun'un Babilce versiyonunu da 1851 yılında yayınladı. Yazıtta saptadığı işaret değerlerinin çoğu bugün de geçerlidir ve kullandığımız işaret listelerinin temelini teşkil ederler.

    Babil ve Asurlular'ın dillerinde sayısız belge, özellikle sözlük listeleri bırakmış olmaları, giderek çivi yazısının daha iyi tanınmasını sağladı. Paleografi adını verdiğimiz, işaretlerin farklı dönemlerde geçirdikleri değişimleri inceleyen bilim dalının ilk çalışmalarını başlatan da, yine Hincks oldu.

    Konuya uzak kalan bilim adamları ise, çağdaş yazı sistemlerinde bulunmayan, çok değerlilik ve logografik kullanımları şüphe ile karşılıyor ve bu yeni bilim dalına pek güvenmiyorlardı. Bunun üzerine Londra'daki Royal Asiatic Society, çözüm sisteminin geçerliliğinin kanıtlanabilmesi için, Asur'da bulunmuş, Asur kralı I.Tiglat-pileser'e ait, döneminin faaliyet ve olayları hakkında bilgi veren, 793 satırlı sekiz yüzlü kil prizmayı kullanmaya karar verdi. Bu sırada Rawlinson, Hincks'in yanısıra, yine iki uzman olan Oppert ve Talbot ta tesadüfen Londra'da bulunuyorlardı. Bu uzmanların herbirine metnin birer kopyası verildi ve özellikle birbirleriyle ilişki kurmamaları rica edilip, çözümlerini kapalı zarflar içinde teslim etmeleri istendi. Yapılan karşılaştırmalar sonucunda dört çözüm de önemli oranda birbiriyle tutarlılık gösterince, çivi yazısı çözüm sistemini bilimsel olarak yayınlayabilmek için hiç bir engel kalmadı.


    19. yy.'ın ikinci yarısı ve 20. yy. başlarında yapılan araştırmalar,
    Assiroloji'yi değerli bir filolojik-bilim dalı haline getirdi. Mezopotamya'nın yanısıra, Anadolu'da da başlatılan kazı çalışmaları, yine bu yazı sistemi ile yazılmış, ancak farklı diller içeren binlerce tableti gün ışığına çıkardı. Ancak Babil ve Asur, daha doğrusu Akkad çivi yazısının kanıtlanmasından sonraki evreler için, deşifre etmek veya çözmek deyimlerini kullanmak pek doğru olmaz. Çünkü bir yazı sisteminin okunabilmesi ile içerdiği dilin anlaşılabilmesi arasında çok büyük bir fark vardır. Bunu hiç yabancı dil bilmeyen bir Türk araştırmacının Çince ve İngilizce karşısındaki konumuna benzetebiliriz. Yazı sistemi hakkında hiçbirşey bilmediği Çince karşısında çaresiz kalırken, dilini anlamasa da, Latin alfabesi ile yazılmış olduğu için, İngilizce'yi en azından okuma şansına sahip olacaktır. Bu noktada uzmanlar ve bilim adamları artık iki önemli anahtarın kendilerine yardımcı olmasını beklediler. Çift üç veya daha çok dilde yazılmış tabletlerin bulunması ve okunabilen dilin yaşayan başka dillerle olan akrabalık ilişkilerinin ortaya çıkarılması.

    Nitekim Babilliler tarafından, rahip okullarında, benzetme yerindeyse, Ortaçağ Latincesi gibi öğretilen Sümerce'nin, daha o dönemde ölmüş olmasına rağmen, sayısız dini, mitolojik ve edebi metinlerde Babilce çevirileri ile kopya edilmesi ve sözlük listeleri ile gramere ait özelliklerinin de kaydedilmiş olması, dilin anlaşılmasında kolaylık sağladı. Son yıllarda sayıları artan çift dilli metinlerle hakkında giderek daha fazla bilgi sahibi olduğumuz Hurrice ise, ilk dönemlerde ancak Tuşratta'nın Mısır'a gönderdiği Hurrice mektubunun içerik açısından ona benzerlik gösteren Akkadça mektuplarıyla yapılan karşılaştırmalarla biraz okunabildi. Onunla yakınlığı saptanan Urartuca'nın anlaşılmasına ise, kısmen yapılan karşılaştırmalar, kısmen basmakalıp tekrarlanan logografik ve fonetik yazımların bir arada kullanılmış olması, kısmen de bulunan Urartuca-Asurca çift dilli yazıtlar yardım etti.


    Hititçe metinlerin okunması ise, diğerlerine oranla çok daha sansasyonel oldu. 1906 yılında Boğazköy'de başlayan kazılarla ortaya çıkarılan onbinlerce tablet, Eski Babil yazı sistemi kullanılmış olduğu için, kolayca okundu. Ancak kullandığı dil, hiçte çivi yazısı kullanan diğerlerine benzemiyordu. Bulunan çift ve üç dilli metinler ve sözlük tabletleri de, diğer metin gruplarında çok seyrek geçen sözcüklerin, özellikle gramatikal yapılarının, anlaşılmasına yardımcı olamıyordu. Birinci Dünya Savaşı'nın başlangıç yıllarında Profesör Bedrich Hrozny, Hititçe metinler üzerinde çalışmaya başladı. Yaptığı bazı etimolojik çalışmalar ve benzer kelimeler, şaşırtıcı bir şekilde onu bu dilin bir Hint-Avrupa dili olabileceği düşüncesine götürdü. Aslında bu görüş, daha önce, 1902 yılında, Tell-el-Amarna'da bulunan 2 Hititçe tablet üzerinde çalışan, JA. Knudtzon tarafından da öne sürülmüş, ancak bu buluş, diğer bilim adamları arasında kendine hiç yandaş bulamadığı için, ciddiye alınmamıştı. Hrozny'nin özellikle üzerinde durduğu bir cümlede, Hititçe watar "su" (Almanca "Wasser" , İngilizce "water ") ve Hititçe ed- "yemek" (Almanca "essen", Latince "edere") kelimelerini saptaması, onu daha cesaretlendirdi. Burada hemen şunu belirtelim ki, dillerarası akrabalıkların saptanmasında, sadece kelimelerin yarattığı çağrışımlar, tek başlarına belirleyici bir kriter oluşturamazlar. Günümüzde de bu bağları kurabilmek isteyen pek çok kişinin yanılmasına yol açan bu metod, nitekim ilk çalışmalarında bulduğu doğru karşılıkların yanısıra, Hrozny'e de hata yaptırdı. Herşeye rağmen değerini azaltmayacak bu buluşunu 1915'te Berlin'de sundu ve 1917 yılında da bir kitapla yayınladı. Kitabın eksik ve hatalı yönleri de 1920 yılında bir Hint-Avrupa bilimcisi olan Ferdinand Sommer tarafından tamamlandı.
  • 55. [Tiamat’ın] iki gözünden Fırat ve Dicle’yi akıttı.
  • Bahçelerinden getirdikleri küçük bir sepet meyve beni mutlu ederdi, sanki bizim bahçemizde yokmuş gibi. Çocukluk işte!
  • Bir atasözümüze göre “evde huzursuz bir kadın cinlerden fena“ imiş. Yalan değil bu; hakikaten kadınlarımız içinde cinlerden fena olanlar yok değil. Bazı erkekler de onlardan aşağı kalmaz ya!
  • Osman Müftüoğlu

    Cep telefonu neden uyku kaçırır?

    Geceleri LED ışık yayan cihazlarla fazlaca haşır neşir olmak uyku ritmini de uyku kalitemizi de altüst edebiliyor.

    Mavi ışık yayan LED lambalar son yılların en mühim icatlarından ama aynı zamanda en önemli belalarından biri.
    LED’leri bulan üç Japon araştırmacı, bu buluşlarıyla Nobel Ödülü (2014) sahibi oldular ama uyku düzenimizin de canına okumayı (!) başardılar.
    Mavi ışık yayan bu diyotlar sağladıkları “enerji tasarrufu” yanında yol açtıkları “uyku kaybı” nedeniyle de sorgulanıyorlar.
    Nedeni şu:
    Gözlerimizde bulunan ışık algılayıcı yapılanma, beynimizdeki
    “suprakiazmatik çekirdek” isimli
    yapı ile işbirliği yapıyor, algıladıkları ışık huzmeleri ile beyindeki bu merkeze “gündüz vakti”ni haber veriyorlar.
    Bu ışık reseptörleri (algılayıcıları) en çok da mavi ışık spektrumunda yer alan “kısa dalga boyu ışığına” duyarlılar. İşte o mavi LED’ler bu mekanizma ile uykumuza düşmanlar.
    LED enerjili dizüstü bilgisayar, tablet ve cep telefonlarına akşam dikkatle ve uzun süre bakarsanız uykuyu unutun!
    Yatmadan önce 2 saat kadar
    LED ışıkla çalışan bu tür ekranlara baktığınızda “uyku davetçisi” melatonin düzeyiniz en az üçte bir oranında azalabiliyor.
    Dr. Mathew Walker’a göre yatmadan evvel iPad’den kitap okumak melatonin salgısını yarıya düşürebiliyor.
    Kısacası geceleri LED ışık yayan cihazlarla fazlaca haşır neşir olmak
    uyku ritmini de uyku kalitemizi de altüst edebiliyor.
    (Dr. M. Walker / Niçin Uyuruz?)
    Zerdeçal kansere de kalkandır
    Uzmanlar ve bulgular diyor ki: Zerdeçal tüketimi arttıkça kansere yakalanma ihtimali azalıyor.
    Örnek mi? İyi bir sağlık bakımı almamaları, kafi ölçüde hijyenik bir yaşam sürme şansı yakalayamamaları, beslenmelerinde gerekli mükemmelliklere ulaşamamalarına rağmen Hintlilerde Avrupa ve Amerika toplumlarına oranla kalınbağırsak, meme, mide, böbrek, akciğer ve prostat kanserlerine daha seyrek rastlanmasının arkasında bol zerdeçal tüketimi var.
    Zerdeçalın bol tüketildiği Okinawa Adası’nda da kanserlere daha seyrek rastlanıyor.
    Zerdeçalın kanser önleme ve mevcut bir kanserin tedavisini destekleme yönündeki faydalarını araştıran uzmanların en ünlüsü, Dr. Bagavmall ve ekibi.
    Bu ekip Houston’daki (ABD) ünlü MD. Anderson Cancer Center’da araştırmalarını sürdürüyor. Tabii ki başka merkezlerde de benzer çalışmalar var ve neredeyse tümünün ortak kanısı şu: Zerdeçal desteği kanserle mücadelede işe yarayabilir!
    Chia mı, keten tohumu mu?
    İkisi de omega-3 zengini ama kullanım kolaylığı ve lezzet söz konusu ise chia tohumu keten tohumuna fark atar.
    Ayrıca chia’nın lezzeti harika. Kullanım alanı daha geniş. Salatalara da, yoğurt, puding ve benzeri karışımlara da kolayca girebiliyor.
    Kalori bakımından da chia tohumu önde. Bir yemek kaşığı chia tohumunda 60, keten tohumunda 35 kalori var.
    Protein ve omega-3 zenginliği mi? Orada da ipi önce chia göğüslüyor. Bir yemek kaşığı chia 2 gram, keten tohumu 1 gram protein içeriyor.
    Kalsiyum ve demir zenginliği bakımından da chia tohumu keten tohumunu yeniyor.
    Fiyata gelince... İşte burada mühim bir sorun var: Chia, keten tohumuna oranla daha pahalı bir ürün.
    Netice şu: Chia’nın lezzeti mükemmel, kullanım alanı ise çok geniş. Onu salatalarınıza ekleyebilir, tatlılarınızda değerlendirebilir, sebze karışımlarınız için blender’ınıza ilave edebilirsiniz.
    Kahvede neler var?
    Kahveyi sadece kafeinle özdeşleştirmeyin. Evet, kafein hafif uyarıcı bir alkaloid ama kahvenin içeriğindekiler sadece kafeinle de sınırlı değil.
    Kahvede daha pek çok biyoaktif bileşen var.
    Mesela mı? Potasyum, magnezyum, klorojenik asit gibi antioksidanlar, terpenik yapıdaki uçucu yağlar, melanoidin ve tanenler benim ilk aklıma gelenler.
    Beyin dostu besinler
    1- Balık
    2- Ceviz
    3- Semizotu
    4- Keten tohumu
    5- Yumurta
    6- Yoğurt
    7- Kabak ve ay çekirdeği
    8- Muz
    9- Böğürtlen
    10- Yaban mersini
    11- Kuşburnu
    12- Çay
    13- Kızılcık
    14- Pancar
    15- Mor
    lahana
    Karpuz mu kavun mu?
    İkisi de değerli meyveler ama karpuz zaten neredeyse “Yaz bitti, ben gidiyorum” diyor. Neticede, ikisinden de faydalanmaya devam edin.
    Karpuzun 100 gramında yaklaşık 4 gram kadar şeker (yani 16 kalori) var. Yani zannedildiğinin aksine karpuz şişmanlatmaz. Aksine harika bir diyet meyvesidir. Mesele miktarındadır.
    Kavunun şeker içeriği ise karpuzdan biraz daha fazla, 100 gramı 7.5 gram şeker (yaklaşık olarak 30 kalori) ihtiva ediyor. Karpuz daha sulu ( yüzde 95) ama kavunda da bol su (yüzde 90) var.
    Bana göre yaz meyvelerinin hepsi değerli. Sadece incir ve üzüm biraz fazlaca şeker zengini. Ama yine de hepsinden makul miktarda tüketmekte, içerdikleri posadan, vitamin, mineral ve antioksidan zenginliklerden istifade etmekte fayda var.
  • KAMU SPOTU;
    5- İlk ve ortaokullar ile anaokullardaki Kuran kursuna katılanlara, belediyelerimizin kesesinden tablet bilgisayarlar, rahle ve takkeler hediye edilecek. Bu çocuklar ve gençlerimiz aileleriyle yaz kamplarına partimizin eğitim kurslarına katılacaktır. Daha sonra Umre'ye götürüleceklerdir. Anaokulu çocuklarına ayrıca ampul şeklinde üretilmiş biberonlar dağıtılacaktır.
    Ahmet Abakay
    Sayfa 33 - Yazılama Yayınları