1978 yılında Deng Şiaoping’in iktidara gelişiyle başlayan süreç, uluslararası ilişkiler tarihinin en büyük "Truva Atı" operasyonlarından biridir.
Deng Şiaoping, Mao’nun ölümünün ardından harabeye dönmüş, ideolojik saplantılarla boğulan ve açlıkla pençeleşen bir Çin devraldı. Deng, bir pragmatistti. Onun o meşhur sözü vizyonunu özetler: "Kedinin siyah ya da beyaz olması fark etmez, fare yakaladığı sürece iyi kedidir." Deng, Çin'i kurtarmanın yolunun Batı kapitalizminin teknolojisini, sermayesini ve üretim altyapısını ülkeye çekmek olduğunu biliyordu. Bunun için ABD'ye (ve Kissinger’ın temsil ettiği akla) hayati bir taviz verdi. Sovyetler Birliği’ne karşı tam bir ideolojik ve stratejik kopuş. Çin, Sovyet eksenini tamamen terk etti; hatta 1979'da Sovyet yanlısı Vietnam'a savaş açarak Batı'ya sadakatini sahada kanıtladı. Karşılığında ABD ve Batı dünyası, Çin’i "küresel üretimin ucuz iş gücü deposu" olarak görmeye başladı. Batı'nın tüm devasa fabrikaları, sanayi know-how'ı ve sermayesi Çin'e taşındı.
Deng, bu dönemi "Tao Guang Yang Hui" (Işığını gizle, yeteneğini besle ve zamanını bekle) stratejisiyle yönetti. Çin, on yıllar boyunca ABD'nin küresel patriyarklığına (hegemonyasına) asla kafa tutmadı, tay tay duran bir çocuk gibi davrandı, her uluslararası krizde başını öne eğdi ama içeride devasa bir üretim canavarı ve teknoloji üssü inşa etti.
Batı, Çin’in zenginleştikçe demokratikleşeceğini ve Amerikan sistemine entegre olacağını zannederek tarihin en büyük rasyonel yanılgısına düştü. Çin, kapitalizmin üretim araçlarını yuttu ama devlet kapitalizmi ve Komünist Parti disipliniyle bu gücü millileştirdi. Son 15 yılda Çin; ucuz tekstil üreten bir ülkeden, yapay zeka, yarı iletkenler, kuantum bilgisayarları, 5G altyapısı ve yenilenebilir enerjide ABD'yi yakalayan ve hatta bazı