Her şeyin metalaştığı, sanatın bile bir yatırım aracına veya sınıfsal statü göstergesine dönüştüğü bir düzende, sanat sosyo-ekonomik çarkların dişlileri arasına sıkıştığında, görünürde her şeyin bir fiyat etiketi oluyor. Ancak böyle bir kuşatmanın içinde bile sistemin tam olarak ele geçiremediği ve sonsuza kalabilecek birkaç şey var. Birincisi, eserin içindeki o saf ve samimi insani öz. Bir tablo milyon dolarlara satılabilir veya bir kitap sadece popüler kültür malzemesi olarak pazarlanabilir. Fakat bir insanın o eserle kurduğu o derin, kelimelere dökülmeyen ve parayla satın alınamayan o bağ sistemin dışındadır. O sarsıcı an, piyasa kurallarına tabi olmadan insandan insana, nesilden nesile aktarılmaya devam eder. İkincisi, sanatın kaçınılmaz olarak tuttuğu dönem şahitliğidir. Sanat eseri sosyo-ekonomiye tahvil edilse bile, geleceğe o dönemin çelişkilerini, çıkmazlarını ve hatta sistemin insan ruhunu nasıl metalaştırdığını anlatan en dürüst belge olarak kalır. Sistem sanatı tüketirken, sanat da farkında olmadan o sistemin röntgenini çeker ve onu tarihe gömer. İnsanın her şeye rağmen anlam üretme ve var olma çabasının kendisi kalır. Ekonomik kaygılar ve piyasa beklentileri ne kadar baskın olursa olsun, yaratım sürecindeki o hakiki çaba eserin özünde silinmez bir iz bırakır.