Kolektif

Kolektif

YazarDergiÇizerDerleyenÇevirmenEditörTasarımcı
8.3/10
16,7bin Kişi
·
49,1bin
Okunma
·
1.052
Beğeni
·
62,7bin
Gösterim
Adı:
Kolektif
Unvan:
Yazar
Birçok yazarın biraraya gelerek oluşturdukları eserlerdir.
“Severek evlendik. Ailemin itirazlarına aldırmadım. Neden yapıyor bunu, bir türlü anlayamıyorum. Onu mutlu etmek için her şeyi yapıyorum.. Bir önceki dayağın nedenine bakıp onu yapmamak için büyük bir gayret gösteriyorum. ‘Çorba sıcak’ diye çıkmışsa çorbayı orta ayarda ısıtıyorum. ‘Bulaşıklar yıkanmamış diye çıkmışsa, ortalıkta bir tek bulaşık göremezsiniz. ‘Bu hafta çok masraf ettin’ diye çıkmışsa, ertesi haftalarda pazarın akşam saatini bekliyor, ucuzluk vakti gelince seçilmiş, çürük sebze ve meyvelerden alıp, onları ayıklamak için saatlerce uğraşıyorum. ‘Aman bir sorun çıkmasın da yaparım, ne olacak!’ diyorum kendi kendime. Anneme gittiğimi istemiyor, gitmiyorum.

Bir gün eve on dakika geciktim, hemen başladı dövmeye. Çok kıskanç, ‘Perde kımıldadı, gelirken gördüm, dışarı bakıyordun değil mi’ deyip dövdü bugün, pencereye dahi yaklaşmadım.. Ama kocam eve geliyor bu kez köşedeki dolabın görünmeyen bir yerine parmağını sürüp: ‘Bu ne toz! Sen temizlik yapmasını bilmez misin be kadın!’ diye bağırmaya başlıyor, karşılık verecek olsam, 'Zaten son günlerde iyice azıttın, cevap vermeler falan, senin bir hakkını vereyim de gör!’ deyip, üstüme saldırıyor.

Bin bir türlü hakaret, hem de çocukların yanında!. Bir zamanlar duyduğumda, yüzümün kızardığı sözler şimdi her gece her fırsatta bana söyleniyor. Bir de isim takması var. Herkesin içinde ve her fırsatta ‘şişko’ aşağı ‘şişko’ yukarı. ‘Sen de kadın mısın be! Eğer sen kadınsan, ben de cumhurbaşkanıyım!' Çocuklara sürekli beni kötülüyor ve aşağılıyor: ‘Anneniz biraz aptaldır, anlamaz’, ‘Anneniz nankördür, kancığın tekidir..."

Bir de bunları yapıp gece yatmaya kalkıyor. 'Ne yapalım, ben böyleyim, istersen! Hem sen benim karım değil misin, ben istediğimde altıma yatmak zorundasın'. Yine sesimi çıkarmıyorum, istediğini yerine getiriyorum, inanır mısınız tiksiniyorum ama belli etmiyorum. Ama bununla da bitmiyor, işi bitince, beni tekmeyle yataktan aşağı atması yok mu? Artık buna dayanacak gücüm kalmıyor. ‘Git yanımdan pis karı, biraz yüz verdik mi yayılıyorsun. Pis pis kokuyorsun, şişko!’ diyor.

Artık dayanamayacağım, bazen ölmeyi düşünüyorum.”
Kolektif
Sayfa 10 - Paylaştığım en uzun ve en acı alıntı..
-Sevdiğin biri var mı?
+Evet.
-Seni seviyor mu?
+Evet.
-Nereden biliyorsun?
+Her seferinde, kitaplarımı geri verirken içine çiçek koyuyor.
-Hepsini okuyor mu?
+Elbette okuyor.
-Sordun mu ona?
+Önemli yerlerin altını çizdiğini görebiliyorum.
-O da insanlığı kurtarmak istiyor mu?
+Evet.
-Nereden biliyorsun?
+Altını çizdiği cümlelerden.
195 syf.
·7 günde·Beğendi·10/10 puan
Kadın yemeği yaktı, DAYAK
Kadın çalışmak istedi, DAYAK
Kadın mantara et koydu, DAYAK
Kadın yemeği tuzlu yaptı, DAYAK

Yetmez. ŞİDDET devam etmeli.
Şişko de İSİM TAK
Beceriksiz de AŞAĞILA
Seni gebertirim de TEHDİT ET
Sen ne biçim kadınsın de KÜÇÜMSE

Yetmez. Yıllarca sürecek DUYGUSAL ŞİDDET yaşat.

Nasıl olsa vurmuyorum de, elbiselerini kes.
Nasıl olsa vurmuyorum de, tabağı, bardağı kır.
Nasıl olsa vurmuyorum de, kediyi duvara fırlat.
Nasıl olsa vuruyorum de, en ağır hakaretleri yap.

Bazılarımız alıntıları bile okurken rahatsız oldu.
Ben sizinle paylaşamadığım nice olayları okurken rahatsız oldum. Bir de bu acıları yaşayan kadınları düşünün. Ben düşünemedim. Bu acıları çeken kadınlar gerçekten var mı dedim. Sonra da onlara bu acıları yaşatan erkek müsveddelerini düşündüm. Öyle erkeklerin olacağını aklım almadı.

Siz söyleyin,
Hangi erkek karısına tecavüz ederken kızlarına izletir.

Hangi erkek 6 yaşındaki kızına cinsel tacizde bulunurken, sakın bağırma sana kocaman hediye alacam, der ve 14 yaşına kadar devam eder.

Hangi erkek en sevdiğim oğlum diye kucağında yatırdığı 4 yaşındaki oğluna aylarca tecavüz eder.

Hangi erkek kızına tecavüz etmek için doktorlardan, hocalardan medet umar.

Hangi erkek 7 aylık hamile karısının karnına tekme atıp merdivenden aşağı iter.

YETER ARTIK!

Kadın karakola gider şikayet etmek için. 'Televizyon seyredeceğine, bulaşıkları yıkasaydın' diyip şikayeti geri çevirirler.

Kadın savcılığa gider 'Ne yapalım yani, yatağınızın başına polis mi koyalım? Kocan öldürürse dava açarız. Hem biz canavar mıyız ki kocanı korkutalım?' der şikâyet dilekçesini kabul etmezler.

YETER ARTIK!

Baba evine gideyim, belki acıma ortak olurlar der.

"Yuvanı dağıtma."
"Bizim aile şerefimiz var."
"Bizim ailede kimse ayrılamaz."
"Gelinliğinle girdin, kefeninle çıkarsın"
"Kocandır, dayak yesen de otur oturduğun yerde."

YETER ARTIK!

En acısı da annesinden destek bulamamasıdır.

"Biraz daha dayan, değişir."
"Biz çektik, sen de çekeceksin."
"Ne yapalım, idare et, boşanacak değilsin ya!"
"Ben de senin babandan dayak yedim. Erkeğe karşı gelinmez."

YETER ARTIK!

Siz sanıyorsunuz ki bu işkenceleri yapan ilkokul mezunu kocalardır. Sanmayın sakın, değil. Ne üniversite mezunları var ki, türlü işkenceler yapıyor.

"... Benim eşim (mühendis) dost sohbetlerinde kadın-erkek eşitliğini savu­nuyor, 14 yıldır dayak yiyorum..”

Oysa tek istedikleri onlara uzanacak bir el. Sadece destek istiyorlar, onları dinleyecek, anlayacak, yol gösterecek bir el. O el  şiddet gören kadınlara MOR ÇATI ile uzandı.

Evdeki Terör, "Kadına Şiddete Hayır" ve "İstanbul Sözleşmesi Yaşatır" Okuma etkinliği #80024404 kapsamında okuduğum ikinci kitap. Ne okudum, nasıl okudum hiç bilmiyorum. Bildiğim tek şey şiddet her an ve her zaman yaşanıyor ve hiç bitmiyor. Şiddeti bitirecek olan biz kadınlarız. Şiddete dur demeyi öğrendiğimiz an bitecek. Yeterki karşı durmayı bilelim. Üzerimize sinmiş olan erkek eğemenliğini yok sayalım. Başkaları için değil kendimiz için yaşayalım.

"Bu kitabın gerçek yazarları yaşadığı şiddeti açıklamayı göze alan bine yakın kadındır." Evet bu kitap hayali değil, gerçek olayları anlatıyor. Herkesin okuması gereken bir kitap.

GENÇLER OKUYUN!
Ki, sağlıklı bir evlilik yapabilesiniz.

KIZLAR OKUYUN!
Ki, hayatınızı birleştireceğiniz erkeği tanıyın.

ERKEKLER OKUYUN!
Ki, sevdiğiniz kadına şiddet yapmamayı öğrenin.

1K OKUYUN!
Ki, şiddeti hep beraber önleyelim.

Evdeki Terör'ü bitirmek istiyorsak OKUYALIM.

.
352 syf.
·186 günde·10/10 puan
Hayatımda en sevdiğim filmler hakkında YouTube'da hazırladığım film önerileri içeriğimi izlemek için bu linke tıklayabilirsiniz: https://youtu.be/MPU3_1N9gmo

İster Tarkovski, Kubrick, Zeki Demirkubuz, Nuri Bilge Ceylan diyen bir Entel Feridun olun, isterseniz de canınız sıkıldığında arkadaşınızla sürekli durdurup üstüne tartışabileceğiniz sahnelerle dolu filmler keşfetmek isteyen birisi olun. Bu kitapta sinemanın doğuşundan şimdisine kadar neredeyse her şey var!

Bu incelemeye özel olarak şöyle bir şey yapacağız, 1000kitap'ta genelde kitaplar hakkında konuşuyoruz elbette ama maalesef filmler ve sinema pek ön planda olamıyor. O yüzden bu incelemeye yorum yazan arkadaşlar bana en sevdiği filmlerden 1-2 adet film önerirse ben de yorum yazan arkadaşlara 1 adet en sevdiğim filmlerden önereceğim. Böylelikle sinema konuşmaya çok zaman ayıramadığımız bu sitede en azından bir inceleme içerisinde pek çok farklı kişisel zevkten güzel filmin toplanmasını sağlayabiliriz.

Şimdi gelelim bir ortamda sinema konusu açıldığında şekil gözükmenizi sağlayacak bazı püf noktalarına... Öncelikle 1895 yılındaki Fransız Lumiere biraderlerin 46 saniyelik kısa filmi olan "Lumiere Fabrikasından Çıkan İşçiler" filminin tarih boyunca çekilen ilk sinema filmi olduğunu bilirseniz belki de bir gün Kim Milyoner Olmak İster'e katılıp bu şekilde bir soru çıktığında Kenan İmirzalıoğlu'nun ezici bakışlarına maruz kalmaktansa hiç joker harcamayıp doğru cevabı verebilirsiniz, benden söylemesi.

Aslında incelemenin gelişme kısmına geçmeden itiraf etmem gereken bir nokta var ki, o da şu... Genellikle kitapları anlama ve içlerindeki alt metinleri çözümleme konusunda nispeten iyi sayılsam da konu filmlere geldiğinde filmlerin içindeki alt metinleri anlama kısmında tam bir algılama özürlüsü oluyorum. Size bu konudaki bir anımı anlatmak isterim.

Stanley Kubrick'in Jack Nicholson başrollüğündeki The Shining filmini izliyorum ve Nicholson'ın canlandırdığı Jack Torrance adlı beyefendi, filmdeki otelin zemin katındaki duvarda bulunan bir desene karşı top fırlatıp duruyor. Gayet normal bir sahne değil mi? Yani bir insan bir duvara karşı top fırlatabilir, gerçekte olsa bunda herhangi bir alt metin düşünmeyiz. Ama iş sinemaya gelince öyle olmuyor kardeşim. Çünkü Kubrick denen adamın öyle bir mükemmeliyetçi sinema anlayışı var ki, Nicholson'ın orada duvara attığı top ve duvardaki kızılderilileri hatırlatabilecek bir desen, Amerikalıların kızılderililere tarihte yaptığı zulmü anlatıyormuş. "Abi ben anamın karnından doğma bilgilerle bu sahneyi nasıl anlamlandırabilirdim ki?" diye soracak olursanız, zaten sinema tarihine büyük etki etmiş olan Kubrick, Tarkovski, Bergman, Lynch gibi yönetmenler de tamamen bizi etkileri altına almak ve sinemanın kronolojisine büyük dokunuşlar bırakmak için filmlerini çekmiş yönetmenlerdir.

Peki, bu kitapta ne bulacaksınız? Bu kitabı okumadan önce sinema konusunda neredeyse körkütük cahil birisi olmama rağmen 186 gün boyunca başından sonuna kadar pürdikkat okuduğum ve maalesef ki fiyat olarak da aşırı tuzlu bu kitap sizi onlarca yönetmen ve hatta yüzlerce filmle tanıştıracaktır. Elbette bunlar genellikle pek çok sinefil tarafından bilinen ve çoğunluğu popüler olan filmler gibi de gelecektir bazılarına. Fakat içeriğindeki görseller, sinema tarihinin değişen sinema teknikleri, çekim açılarının yönetmenlerle birlikte evrimleşmesi ve çeşitlenmesi, yönetmen inisiyatifleri, farklı türlerdeki film önerileri gibi pek çok konu, eminim ki en tutkulu sinefilin bile ilgisini çekecek yöndedir.

İncelemeyi tamamlamadan size hayatımda en sevdiğim ilk 2 filmi önermek istiyorum. Bunlardan ilki Jacques Tati'den Play Time filmi ve Frank Capra'dan Şahane Hayat filmi. İlk filmde birey olarak bizlerin mekanlarla olan ilişkilerini bir olay örgüsü kaygısı olmaksızın görebiliyor olacaksınız. İkinci önerdiğim filmde ise yaşadığımız onlarca dert ve sıkıntıdan sonra "Hiç doğmasaydım daha iyi olurdu." gibi bir düşünceyle tamamen karamsar olan bir adamın hayatının nasıl değiştiğini izleyeceksiniz.

"Yaptıklarımız veya yapmak istediklerimizle yargılanmıyoruz. Eseri bir bütün olarak anlamak istemeyen, hatta ona bakmak bile istemeyen insanlar tarafından yargılanıyoruz. Onun yerine yaptıkları şey tekil parçaları ve ayrıntıları yalıtıp onlara sıkıca tutunmak ve onlarda özel, ana bir nokta olduğunu kanıtlamaya çalışmak. Bu delilik." diyen Tarkovski ile birlikte insanlara parçacıl olarak değil bir bütün olarak bakmayı öğreneceksiniz. Onunla birlikte iz sürmeyi, elbette daha sonrasında da kendi benliğinizin izini sürmeyi, bilincinizin karanlık sokaklarında bir fener aramanın ihtimallerini öğreneceksiniz. Eserleri bir bütün olarak değerlendirmek isteyip belki de kendinizin bütününe dair bir şeylerin artık değişmesi gerektiğinin farkına varacaksınız...

Hem zaten Polonyalı film yönetmeni Krzysztof Kieślowski'nin de dediği gibi "Sinema hiçbir şeyi değiştiremez; ama insanların birçok şeyi anlamalarını sağlar. Dünyayı değiştirecek olan şey filmler değil, o filmleri izleyen insanlardır." diyemez miyiz? Bizler pek çok filmi çok rahat bir şekilde izleyebilme olanağına sahibiz. Bu şekilde hayattaki davranışlarımızı, bakış açılarımızı ve yönelimlerimizi belirleyip yönetmenlerin tercihlerinden kendimize bir şeyler kapabiliyoruz. Oysaki mesela Shakespeare hayatında hiçbir zaman Dostoyevski'yi okuma şansına ulaşamadı. Dostoyevski 1881'de öldüğü için hayatında 1 tane bile film izleyemedi. Biz ise bizden önce yazılan bütün kitapları okuma ve çekilen bütün filmleri izleme şansına sahibiz. Kültür hafızamız açısından bu kadar imkana ulaşabilecek haldeyken onlardan daha çok çabalamamız gerekmiyor mu sizce de?

İncelememin başında dediğim gibi, yorum yazan arkadaşlar bana en sevdiği filmlerden 1-2 adet film önerse de önermese de onlara her türlü 1 adet en sevdiğim filmlerden önereceğim. Hadi bakalım, biraz nitelikli filme boğalım bu siteyi!
195 syf.
·5 günde
Aile içi şiddet her yaştan insanda, cinsiyette ve ırkta görülebilen, fiziksel ve psikolojik yönleri olan bir şiddet türüdür, kitapta buna pek çok örnekle fazlaca yer veriyor. Bu şiddet türünde özellikle fiziksel olarak zarar verme, baskı altında tutma, kadına ve direkt aileye korku salma gibi davranışlar yer alır. Yani her yönüyle eşit olmayan bir güç dinamiği içerir. Hakaret, tehdit, duygusal istismar, cinsel zorlama aile içi şiddet olgularında sıkça karşılaşılan durumlardır.
Bunlardan biri ve çok da önemli olan sözel şiddet, her şeyden önce kadınların, özgüvenlerini yok etmeyi amaçlayan pek çok erkeğinde başvurduğu, asla şiddet olarak kabul etmediği çok etkin bir saldırı yöntemi. Şiddet uygulayan erkekler, bu silahı iyi tanıyorlar ve çok iyi kullanıyorlar. Sözel şiddet, aşağılama, küfür ve hakaretin yanı sıra, bazen kadına takılan aşağılayıcı bir isimle, bazen de kadının önem verdiği şeylerle, kadının bedeniyle, dış görünüşüyle alay edilerek sürdürülüyor. "Sen bu evde, benim hizmetçimsin" diyor, bütün hizmetinin yapılmasını istiyor. "Tahsilin kadar konuş", "sen köylüsün", "sen adi bir fahişesin" gibi sözlerle kadınları aşağılıyor. Her yönden çöküşe sebep oluyor, aynı zamanda kendi kompleksli egosunu şişiriyor. Kadında azalmış benlik duygusu, kaygı, her yönden yıpranma, profesyonel bir destek almayı gerektiren çaresizlik düşüncelerini pekiştiriyor.


Kitapta özellikle değinilen konu, toplumumuzdaki genel geçer kanının şiddet uygulayan erkeğin, eğitim seviyesi yüksek olan erkeklerin daha az şiddet uygulamaya (ya da hiç) eğilimli olduğudur. Oysa ki böyle bir durum söz konusu değildir, şiddet uygulayan erkeklerin arasında ilkokul mezunu olanların yanı sıra üniversite ya da yüksekokul mezunu olan erkeklerin de var olduğunu görüyoruz bu da bize eğitim sistemimizin erkeğe öğretilen toplumsal roller açısından önemli bir aşama kaydettirmediğine işaret ediyor. Kitaptan bir örnekle #80367310 belirteceğim gibi, aile içi veya kadına yönelik şiddetin eğitim, kültür, “saygınlık” vs. konular seçmediği. #80544696 Sıkça belirtildiği gibi iş yerinde, sokakta, saygınlığını koruyan, çevresine kibar yaklaşım içinde olan bir erkek birey ev içerisinde tamamen farklı bir karaktere bürünebiliyor. Aslında evdeki haliyle dışarıya rol yaptığını görüyoruz.
Bu durum kadın bireye yöneltildiğinde, gerek psikolojik gerek fiziksel şiddete maruz kalan kadının da farklı kültür çevrelerini kapsadığını görüyoruz. Çünkü şiddet belli kişileri hedef almıyor. Aile içi şiddet eğitim düzeyine bağlı olmadan tüm kadınları tehdit ediyor.

Görüp duyduğumuz, bazen göz yumduğumuz, “ailedir, aile arasında olur öyle şeyler, karışmamak gerekir” dediğimiz her durumda şiddete ortak oluyoruz. Eril tahakkümün kadının benliğini, tüm hareketlerini, dahası bedenini bile kontrol altına almaya zorladığı şiddete ortak oluyoruz.

Şiddet uygulayan erkeklerin büyük bir kısmının çocuklarına da şiddet uyguladığını hepimiz biliyoruz. Anneye uygulanan şiddetin yakın tanığı ve hatta kurbanı olan çoçuklar..

“11 aylık bebeğin dudağını patlattı."
"...1,5 yaşındaki kızımı öyle bir dövdü ki, çocuğun dudağı, gözü patladı ... Çocukları bacaklarından tutup duvara vuruyor. 9 yaşındaki kızımı uykudan uyandırıp dövüyor."
"..17 ve 20 yaşında iki kızım iki de oğlum var. Oğlanlara dokunmuyor. Kızları sürekli dövüyor." .. Hiçbir neden yokken 10 yaşındaki kızımı banyoya kapatıp öldüresiye dövüyor."
"Uyurken çocukların pipisini sıkıp ya da kulaklarına soğuk su dökerek uyandırıyor, sonra dövüyor."

Aile içi şiddete uğrayan kadınların büyük çoğunluğu çocukludur. Özellikle belirtiyorum ki çocuklar, kadına yönelik aile içi şiddetin hem tanığı hem de kurbanlarıdır. Bir babanın kendi evladına nasıl olup da kıyabildiğine inanamıyoruz, ama bunları sürekli kulaktan dolma dedikodular halinde bırakırsak önüne geçemeyeceğiz..

Şiddet uygulayan erkeklerin büyük bir kısmı çocuklarını düzenli olarak sıra dayağı ile dövüyor, bir kısmı çocukları döverek sokağa atıyor, aç bırakarak, dayakla tehdit ederek korkutuyor. Şiddet uygulayan erkeklerin çocuklarını uykudan uyandırıp dövebilecek kadar canileşebilceğine tanık oluyoruz. Hızını ve hıncını alamayan öfkeli babalar 3 aylık bebeğe bile şiddet uygulayabilecek kadar insanlıktan çıkmış olabiliyor. Bkz kitaptan bir örnek:
“Bir şiddet uygulayan koca 6 yaşındaki kızı yatakta uyurken büyük bir saksıyı yatağa fırlatıyor ve çocuğun canı tesadüfen kurtuluyor. Bir başka baba sık sık kızını uykudan uyandırıp dövüyor.
Bir baba annenin kaba etlerini bıçakladıktan sonra 3 aylık bebeği dövüyor.” Akıl alır gibi değil...
“5 yaşındaki erkek çocuğun ise baba dayağından gözleri kör oluyor. Bir baba 8 aylık bebek masanın üzerindeyken masayı iterek deviriyor çocuk masayla birlikte yere düşüyor.”

Dahası “baba” rolünü üslenen erkek tüm bunları yapmayı kendine hak görüyor.
#80363142


Kitapta aile içi şiddetin her türlüsüne, istismara maruz kalmış kadınların hikayeleri yer alıyor, aynı zamanda şiddetin nedenleri ve yaşanan ağır sonuçları da irdeleniyor. Mutlaka okunması lazım gelen kitaplardan biri, umarım gözünüzü kapatmaz, kulakları tıkamazsınız..


MOR ÇATI
Canan Arın’ın sözlerinde yer verildiği gibi “Mor Çatı Kadın Sığınağı Vakfı,” 1980'lerde başlayan kadın hareketinin en önemli kilometre taşlarından biridir. Türkiye kadın hareketi tarihinde kurumlaşmanın ilk örneklerindendir. Kadına uygulanan şiddetin sınır, öğretim düzeyi, refah düzeyinden bağımsız olduğuna dikkat çekmek ve bununla savaşmayı amaç edenmiş bir gerçektir.
Mor Çatı Kadın Sığınağı Vakfı, mahkemece Mayıs 1990'da tescil edilerek, resmen kuruldu. Mor Çatı, kadına yönelik şiddet konusunu Türkiye gündemine ilk kez getiren, feminist kadınlar tarafından kurulmuş ilk bağımsız kuruluştur.
Aile içinde ve dışında şiddete maruz kalmış kadınlarla dayanışma içinde olmayı amaçlamıştır.


Hiçbir kadın sesini duyurmak için başkalarından sesi olsun istemesin, hiçbir kadın şiddete maruz kalmasın, hiçbir kadının özgürlüğü, yaşamı elinden alınmasın istiyoruz. Aile içi şiddeti önlemenin en etkili yollarından biri onu ortaya çıkarmak ve yetkililerle paylaşmaktır. Her türlü şiddetin karşısındayız. Bu konuda kadın dayanışması çok önemlidir, birimize yönelik şiddet hepimize yönelik şiddettir. Bu yüzden her zaman birlikte ve dayanışma içinde olmalıyız, şiddetin her türlüsüne dur de!

Evdeki Terör, etkinlik #80024404 kapsamında okuduğumuz kitaplardan biri, bakmak isterseniz detaylı olarak etkinlik iletisine buyrunuz..
144 syf.
·Beğendi·10/10 puan
YouTube Üzerinden "10 Kasım Ölümün Değil, Ölümsüzlüğün Günü" videomu izleyebilirsiniz;
https://www.youtube.com/watch?v=GKo-S1yghSY
___________________________________________________
“Ölümün bitmeyen ufkunda yatarken gene sağ,
Bir avuç toprak olurken gene yüksek, gene dağ…”
***
Dolmabahçe sarayı her zamankinden daha sessizdi,
En yakın arkadaşlarının gözleri dolu dolu ona bakıyorlardı,
O günün sabahında herkeste bir huzursuzluk vardı,
Etrafı kalabalık değildi,
Ayağa kalkacak diye umutla bakıyorlardı,
Tüm heybetine rağmen, sessizce uyuyordu,
Trablus’ta, Çanakkale’de, Sakarya’da düşmanı titreten o mavi gözler canlansın diye bekliyorlardı,
Kocatepe’de ki o meşhur fotoğraf akıllarına geliyordu,
Çocukluk arkadaşı ve yaveri, onun yanından ayrılmayan can yoldaşı Salih Bozok odasına gitmişti,
Eğer Atatürk’ü ölürse, dayanamazdı, o da ardından ebediyete gidecekti,
Onsuz bir dünya yaşanılır değildi,
“Bana ‘ölenle ölünmez’ diyorlar. Ben ölenle ölmüyorum ki… Yaşayamadığım için ölüyorum! Siz, oksijensiz bir dünyada yaşayabilir misiniz? İşte Mustafa Kemal Paşa benim hayatım için bir oksijendi. Bugüne kadar geçen hayatımı nasıl Mustafa Kemal Paşa’ya adamışsam, bundan böyle geçecek hayatımı da Mustafa Kemal Paşa’nın buyruğunda geçirmeliyim.” diyecekti,
***
19 Mayıs 1919 günü Samsun’a çıktığında bir milletin yazgısı değişecekti,
Selanikli küçük Mustafa,
Zübeyde Hanım’ın Sarı Paşası vatanı uğruna gerektiğinde canını vermek için yola çıkmıştı,
O günden bugüne yeni bir ulus doğacaktı…
Atatürk komadaydı…
Bilinmeze doğru bekleyiş sürüyordu,
Saat 09.00 olduğunda göğsü hızla inip çıkmaya başladı,
Dünyadaki son 5 dakikasına gözleri kapalı giriyordu,
Dışarıda bütün bir ulus, endişe içinde radyo başında bekliyordu,
Savarona, son bir saygı duruşu için Dolmabahçe önüne demirlemişti.”
Savarona’yı Türkiye Büyük Millet Meclisi Atatürk’e hediye etmek için almıştı,
Ertuğrul Yatı ile bir kaza atlatılmış, daha büyük bir yat alınması kararı alınmıştı,
Savarona hazır olduğunda Atatürk hazır değildi,
“Bir çocuk oyuncağını bekler gibi bu yatı beklemiştim. Mezarım mı olacak bu tekne benim?" demişti.
İçerisinde sadece 55 gün kalabilmiş, hastalığı şiddetlendiği için tekrardan Dolmabahçe’ye taşınmıştı,
Herkes dehşet içindeydi.
***
Kılıç Ali;
"Hayatına kastedilmemesi için icabında canımızı fedaya azmetmiş olduğumuz büyük Atatürk gözümüzün önünde güpegündüz fani hayata veda edip gidiyor, herkes ellerini kavuşturmuş, büyük bir acz içinde tazimkârane bir vaziyet almış duruyor ve kimsenin elinden bir şey yapmak gelmiyordu. Aman yarabbi... Adeta dehşet içindeydik.” diyecekti.
Saatler ilerliyor, hiçbir şey iyiye işaret etmiyordu,
Bir ara Hasan Rıza dayanamayarak, Kılıç Ali’ye büyük bir teessür içinde;
“Kılıç bak, koca bir tarih göçüyor” diyecekti.
Mustafa Kemal Atatürk,
57 yıllık yaşamına;
11 Savaş,
24 Madalya,
7 Nişan,
13 Yazılmış Kitap,
1 Ülke,
Ve Milyonlarca özgür İnsan sığdırdı…
Dünyaya ise, barışçıl bir ülke bırakarak,
“Yurtta Barış, Dünyada Barış” İlkesini kazandırdı.
***
10 Kasım… Saat tam 9'u 5 geçiyordu.
Hasan Rıza Soyak:
"Birdenbire gök mavisi gözleri açıldı ve sert bir hareketle başını sağa çevirdi. Ben de artık hıçkırıklarımı zapt edemedim. Diz çöktüm, sağ elini ellerimin içine aldım. Öptüm ve yüzüme sürdüm." diyecekti.
Türkiye Cumhuriyetimizin kurucusu Atatürk’ümüz ebediyete intikal etmişti,
Koşuşturmacalar ve hıçkırıklar,
Göz yaşları birbirine karışmış, herkes ne yapacağını şaşırmıştı,
Olduğu yerde kala kalanlar,
Yere düşenler…
Kolay değildi, hiçbir zaman hazmedilmedi,
Onunla birlikte bir ömür geçiren arkadaşları, onsuzluğun ne demek olduğunu bilmiyorlardı…
***
Muhafız Komutanı İsmail Hakkı Tekçe, Atatürk’ün elini öptü ve yorganın altına koydu. Prof. Dr. Mim Kemal Öke Atatürk'ün açık gözlerini kapattı. Dr. Kâmil Berk de "G.M.K." (Gazi Mustafa Kemal) markalı beyaz bir mendille çenesini bağladı.
Evet, 10 Kasım günü Saat 9’u 5 geçe, Atatürk vefat etmişti.
***
Radyolar, Atatürk’ün ölümünü duyurduğunda,
Tüm ülkede hayat durmuştu,
Kendilerini yollara bırakanlar,
Ağlayanlar,
Feryat edenler,
İnanmayanlar…
Hüzün çökmüştü ülkeye,
Kolay değildi,
Atatürk artık bu dünyaya veda etmiş,
Halkı öksüz kalmıştı.
***
Can yoldaşı, yaveri Salih Bozok odasına gidecek,
Bir mektup kaleme alacaktı,
Daha sonrasında Dolmabahçe de bir silah sesi duyulacaktı,
Onsuz yaşamayı bilmediğini söyleyecek,
Atatürk’üne kavuşmak için kurşunu kalbine sıkacaktı,
Ölmeyecekti,
Hesapları tutmayacak ve hastaneye kaldırılıp tedavi olacaktı,
Bu bağlılık başka bir bağlılıktı,
Mustafa Kemal ile yaşayanlar onunla olmayı biliyorlardı ama,
Onsuz bir yaşam tarzına hazır değillerdi,
Ne en yakını hazırdı, Ne silah arkadaşları,
Ne Çankaya, Ne Dolmabahçe,
Ne Sakarya, Ne Kocatepe,
Ne Çanakkale, Ne Trablusgarp,
Ne Ankara, Ne İzmir, Ne İstanbul, Ne Eskişehir…
Dünya dahi hazır değildi.
***
En yakınında bulunmuş olan Falih Rıfkı Atay 11Kasım’da,
“En mesut Türkler, Atatürk yaşarken ölmüş olanlardır. Ömrümüzün ve Türk tarihinin en acı yasını tutmak talihsizliği bize düştü.” diyecek ve acının yüreklere kor alev gibi düşmüş halini tasvir edecekti.
***
Bu büyük adamın ölümüne Dünya ağlayacak,
Saygı yarışına girişecekti,
Savaş esnasında dahi düşmana düşmanlık etmeyen Atatürk,
İzmir İşgalden kurtulduğunda önüne serilen Yunan bayrağını yerden kaldırtacak,
Başkalarının yaptığı hatayı yapmayacak ve zamanı geldiğinde Dünyaya Barış temsilcisi olarak Nobel’e aday gösterilecekti,
Dönemin Yunanistan Başbakanı Eleftherios Kyriakou Venizelos onu Barış Elçisi olarak Nobel adayı olarak önerecekti,
https://ibb.co/m99KSq
Dünyanın Saygı duyduğu Başkumandan satırları 10.Yıl Marşında hak ettiği için ona ithaf olunmuştu.
***
16 Kasım günü, hazırlanan program dahilinde Atatürk’ün aziz naaşı ziyarete açıldı,
https://ibb.co/mqttLA
Büyük topluluklar ziyaret etti,
Herkesin göz yaşı durmadan akıyor, dünya ağlıyordu,
Radyolar kesintisiz yayın yapıyor,
Sabah ve akşam olmak üzere gazeteler basılıyordu,
Halk her gün daha fazla kalabalıklaşıyor ve ziyaretin sonu gelmiyordu,
Son bir kez olsun ona yürekleri ile dokunmak istiyorlardı,
Söylediği gibi “Naçiz vücudu elbet toprak olacaktı” lakin,
“Türkiye Cumhuriyeti İlelebet Payidar” kalacaktı,
Gençlere güveniyordu, gençlik onun yolundan vazgeçmeyecek,
Geliştirerek ona olan borçlarını ödeyecekti,
Atatürk’ün hatırası önünde dinmeyen gözyaşları 17 Kasım günü de devam edecekti,
Sabah erkenden tüm şehir yollara akın etmiş,
Yüzlerinde asil bir ıstırabın gölgesi vardı,
19 Kasım günü hazırlanan protokol ile naaş Ankara’ya defnedilecekti,
Gerçekleşmesi kolay olmayacak,
Akın akın gelen insanlar Atatürk’ünü kolay kolay İstanbul’dan uğurlamayacaktı.
***
Behçet Kemal Çağlar o günü şöyle anlatacaktı;
“Yolun kenarındaki setler insanlarla dolu. Hıçkırıktan arabanın ve ayakların sesleri duyulmaz oldu.
Bütün millet ağlıyor sözü ilk defa benzetme olmaktan çıkmış,
https://ibb.co/grGDLA
Bütün yollar adeta bedenden bir dağ, baştan bir nehir.
https://ibb.co/b5wf0A
Fındıklı'dan ayrıldık. Kenarlarda sıralanmış mektepler, sokaklar dolmuş,
https://ibb.co/j6itLA
halk cadde kenarındaki ev ve dükkânları hınca hınç doldurmuş, kalabalık,
ağaç üstlerine ve minare şerefelerine tırmanmış kimseler dövüne dövüne,
hıçkıra hıçkıra ağlıyorlar.”
Kortej, Tophane ve Fındıklı arasından geçerken
feryat ve çığlık seslerinin çok artmasından dolayı kortejin güvenliğinden sorumlu Fahrettin
Altay, tabutu taşıyan top arabasını geçici süre durdurma gereğini hissedecekti,
***
Atatürk’ün naaşı Sarayburnu’ndan, Zafer Torpidosu’na,
oradan da naaşı İzmit’e götürecek olan Yavuz zırhlısına konuldu.
Atatürk’ün naaşı’nın Yavuz’a konulması sırasında ona yabancı devletlere ait savaş gemileri ve
töreni denizden takip etmek isteyenler için belirlenmiş vapurlar da eşlik etmiştir.
Yavuz zırhlısı, Atatürk’ün cenazesini aldıktan sonra, arkasında Hamidiye, Zafer,
Tınaztepe ve iki denizaltı gemisi ile Savarona,
Sancağında İngiliz dretnotu, bunu takiben Sovyet, Alman, Fransız, Yunan, Romen savaş
gemileri, üstünde uçak filoları ile Marmara açıklarına doğru ilerlemeye başladı.
***
Atatürk’ün cenaze töreni için yabancı savaş gemileri de gelmişti.
İngiltere’den Malaya, Sovyetler Birliği’nden Moskova,
Romanya’dan Regina Marina, Fransa’dan Emile Bertin,
Almanya’dan Emden, Yunanistan’dan Hydra gemileri vardı.
Naaşın taşınması ve Ankara’ya götürülmesi ile ilgili çok detaylı bir program hazırlanmış,
Harfiyen uygulanmıştır,
Planlanmayan ve örgütlenmeyen tek program HALKTIR,
Halk ona olan saygısını derinden ve tüm gerçekliğiyle sunuyordu,
***
Ankara Büyükelçisi Sir Percy Loraine İngiltere’ye gönderdiği raporda;
“Onun için gerçekten yas tutuluyor. Cenaze törenleri sırasında sıradan insanların (Halkın) samimi üzüntüsü kolayca anlaşılıyordu” diyecekti,
***
Atatürk’ün cenaze töreni, farklı kamplarda yer alan ülkeleri bir araya getiren bir zemin oldu.
Neue ZürcherZeitung adlı İsviçre gazetesi, cenaze töreninde ortaya çıkan tabloyu şu şekilde tasvir edecekti;
“Atatürk’ün cenaze töreni, onun son zaferi oldu. Tabutunun önünde karşıtlarının hepsi sessiz kaldı.
Türk ve Alman askerleri, tabutunun arkasında bir sırada yürüdüler; bir diğer sırada Stalin ve Hitler’in
temsilcileri yan yanaydılar; hem Valencia hem de General Franco çiçek yollamışlardı. Tabutun
önünde Faşistler, Demokratlar ve Komünistler eğildiler.”
***
Bunların hiçbiri zorla yapılmıyordu,
Bu saygı kazanılmıştı ve sadece gösterilmesi gerekiyordu,
Hak ettiği saygıya ebediyete intikal ettiğinde de ulaşacaktı,
Matem havası ülkeyi ve dünyayı sarmıştı,
Yerli ve yabancı basın tüm olanakları ile yayın yapmaya ve duyurmaya çalışıyordu…
***
Yavuz zırhlısı, saat 19.30'da İzmit Mayın İskelesi'ne yaklaştı.
Cenaze, burada binlerce İzmitli tarafından karşılandı.
İzmit’te de tören düzeni ve güvenlik önlemleri önceden alınmıştı.
Yavuz zırhlısından alınan Atatürk'ün naaşı, tren istasyonuna götürüldü.
Atatürk'ün tabutu, sağlığında yurt gezilerinde kullandığı beyaz renkli vagona konuldu.
Atatürk'ün tabutunun konulduğu tren, saat 20.30'da İzmit'ten ayrıldı.
Tren, İzmit’ten sonra geçtiği bütün istasyonlarda yavaşlayarak;
Bilecik, Eskişehir, Polatlı ve Etimesgut’tan sonra Ankara’ya ulaştı.
Hat boyunca, trenin geçtiği yerlerde, halk, geç saate aldırmaksızın, kimi zaman ellerinde meşalelerle, treninin geçişini izlediler.
Atatürk’ün naaşını taşıyan tren, 20 Kasım 1938 günü saat 10.03'te Ankara garına ulaştı.

***
Onu anlamak için okuyun,
Araştırın,
Öğrendiklerinizi tartışın, yeni fikirler edinin,
En sevdiği şey, fikirler üzerinden tartışmaktır.
Onun sohbetlerinde ona yalakalık edene değil, ona fikir beyan edene saygı gösterirdi,
Cephede kitap okurdu, bu imkanlar dahilinde sen de onu oku ve öğren,
Yaşadığın Cumhuriyeti ve Kurucusunu tanımanın tek yolu araştırmaktır,
Vazgeçme, yılma, yorulma, bıkma, pes etme,
Sayfalarca oku,
Saatlerce dinle,
İlk önce onu ve ne yapmak istediğini anla,
Sonra farklı bir gözle bak,
İşte o zaman memleketin her bir toprağı gözüne başka gelecektir,
Yürüdüğün yol; asfaltın ötesine geçecek,
Dokunduğun ağaç anlam kazanacaktır,
Cumhuriyet döneminde yoklukla yapılan her yapı gözünde büyüyecek,
“AZ ZAMANDA” Yapılan “ÇOK ve BÜYÜK” işlerin neler olduğunu anlayacaksın,
Fikri HÜR, Vicdanı HÜR yetişeceksin, bu senin ödevindir; geliştireceksin,
Falih Rıfkı Atay’ın dediği gibi,
“Çünkü o sensin artık. O sende sağdır!”
***
Atatürk’ün izinden değil, Yolundan gidin…
Neyi nasıl yaptığını, neler yapmak istediğini anlayın,
Onun izi 10 Kasım 1938 günü Saat 09:05’te ebediyete intikal etti,
Onun yolu 10 Kasım 1938 günü saat 09:06’da bize armağan oldu.
Yolun, yolumuzdur,
Açtığın Yolda, Gösterdiğin Hedefe!
***
Sözümüz Söz;
(…) memleketin dahilinde, iktidara sahip olanlar gaflet ve dalâlet ve hatta hıyanet içinde BULUNMUŞ OLSADALAR DAHİ, Hatta bu iktidar sahipleri şahsi menfaatlerini, müstevlilerin siyasi emelleriyle tevhit ETSELER DAHİ, Millet, fakr-ü zaruret içinde harap ve bitap düşmüş OLSA DAHİ…

İşte, bu ahval ve şerait içinde dahi vazifeMİZ, Türk İstiklâl ve Cumhuriyeti'ni kurtarmaktır! Muhtaç olduğuMUZ kudret, damarlarıMIZdaki asil kanda mevcuttur!
***
Sevgi, Saygı ve Özlemle Anıyorum.
Ruhun Şad olsun;
Başkomutanım, Mareşalim, Komutanım, Gazim, Paşam, Mustafam, Kemalim, ATATÜRKÜM!
***
Bu özel baskı kitabı mutlaka temin edin ve o günlere dönüp yaşananları gözlerinizle görün. Maneviyatınızı güçlendirin, halkın matem havası içinde Atatürk'ünü nasıl son yolculuğuna uğurladığına tanıklık edin.
https://ibb.co/i6uy3V
***
Fikirler ÖLMEZ; Fikirlere Bağlılık Gerekir...
https://www.youtube.com/watch?v=mB96DMkHCzo
"Atatürk olmak mümkün değil ama Atatürk gibi düşünmek mümkündür."
200 syf.
·3 günde·9/10 puan
"Zulüm bizdense, ben bizden değilim."
(Rachel Corrie)

"Bilirsiniz: İnsandan daha uzun yaşar kemikleri. Dillerini ne kadar toprağa gömerseniz gömün, kelimelerin kemiklerini örtecek toprak yoktur. Gün gelir, yazılır, söylenirler." Syf:14


Kitap yirmi üç yazarın hikayelerini, Murathan Mungan tarafından seçilmesiyle oluşturulmuş. Hikayelerde konu edinilen şey, kitabın adından da anlaşılacağı gibi, 'Dersim'... Dersimde ölenlerin, ölenin yakınlarının, öldürenlerin, öldürenlerin yakınlarından aktarılmış hikayelerin, yazarlarımızın bakış açısıyla ve edebiyatlarıyla buluşmuş olduğu bir kitap. Acının, hayatın çok acı tasvirleri mevcut satırlarında. Bir kaç adım sonrasını tahmin edebildiğiniz hikayeler var; 'Allah'ım ne olur böyle olmuş olmasın' diyorsunuz. Sonrasında keşke öyle olsaydı, böylesi daha acıymış dediğiniz anlar olacaktır. Yani birini, çok eksik bir yanı kalmayan bir diğer acıya yeğ tutacaksınız. Bu tür kitapları ya hiç kimse okumasın, ya da herkes okusun da, en azından acıları bölüşelim. Şayet tek insan yüreği kaldırmıyor bu kitabı okumaya. Bi tecrübe sabittir. Acıyan yerlerimi kitabı bitirebilmek adına, bir süre uyuşturmak zorunda kaldım. Subay kocasının yaptıkları yüzünden kafasına sıkan anneyi mi dersiniz, henüz on yaşında tecavüze uğrayanını mı, mermi pahalı diye önce silah dipçikleriyle, sonra o da zarar görmesin diye meşe kütükleriyle dövülürek öldürülen çoluk çocuğu mu, hangi birini anlatayım?

Bu tür durumlardan etkilenenler için, geceleyin okumayı hiç düşünmeyin derim. Abartısız söylüyorum; bir an sızlayan kalbimin acısından öleceğim gibi hissettim. Belki de ilk defa bu tür kitapları okuduğumdan ötürüdür bilemem ama, okurken çok fazla duygusallaştım diyebilirim. Gece, en fazla duygusallaşmaya müsait bir vakit olduğundan tavsiye etmiyorum. Yazarlar içerisinde yeni yeni tanıştıklarım oldu. Önceden tanıdıklarım da vardı. Hikayeleriyle dikkat çeken isimlerin başında; Behçet Çelik, Ayfer Tunç, Burhan Sönmez -ki bu hikayeyi okuyan çok şaşıracağı bir başka isimle de karşılacaktır- ve Şule Gürbüz vardı. Şule Gürbüz'ü bundan önceki incelememi okuyanlar az çok bilir, bilmeyenler için de buraya bırakayım;
#33340886

Giderek insanlığa karşı olan inancım kaybolmakta. Aklı ermez yaşta bir çocuk gibi davranan hükümetler, birbirine diş geçirme politikası güden devletler-kurumlar, yarış atından farksız bir yaşama maruz bırakılanlar, guruplaşmalar, guruplar arasındaki farklılıklar, farklılıkları hazmedememe ve kendine benzetme isteğinden ötürü yitirilen saygı... Her biri ayrı bir sorun teşkil etmekte. Arkadaşlık ve aile ilişkilerine kadar inebilen sorunlar, birbirinin arkasından kuyusunu kazanı mı dersin, her türlü entrikaları çevirip yüzüne güleni mi...(çoğaltılabilir)
Ne için ve neden olduğunu bile bilmeden ölen, öldüren insanlar üretmekten başka bir işe yaramayan bir hal aldık, alıyoruz... Ee, peki sonuç?

''Savaş bir gün biterse kendimize şunu sormalıyız: Peki ya ölüleri ne yapacağız? Neden öldüler?'' 
(Cesare Pavase)

Ben söyleyeyim, bu yaşadığımız tüm zorluk ve hezimet; karnı tok, sırtı pek 'kodamanoğullarından' başkasına yaradığı yok. Onların ekmeğine yağ sürmekle meşgulüz... İstersek ve gayret edersek bunların üstesinden gelebiliriz demeyi çok isterdim.

Tarih, bu sefer gerçek yüzünü gösterdi bana. Acıyı, ölümü, kanı ve halkın psikolojisine yer verdi satırlarında. Yazılan çizilen çok şey var da... Yazanı, çizeni; galip gelenler, zafer elde etmişler ve gücü elinde bulunduranlar olduğu için, mazlumdan, zayıftan, yenik düşenden hiç haberimiz olmuyor... Mungan'ın deyimiyle,
'Resmi tarih hegemonyasının, dilinin, söyleminin, red ve inkar politikalarının, geniş kesimlerin gerçekleri bilme, öğrenme tutkusu, adalet arayışı ve vicdani gereklilikler karşısında gün günden zayıf düştüğü bir dönemden geçiyoruz." Syf:11

Yaşamım boyunca tecrübe ettiğim ve beni memnun kılacağına inandığım bir şey varsa; 'SORGULAMAK'tır. Kimi ve neyi olduğunun hiçbir önemi yok. Gayem hakikati öğrenmektir. Ve bunu Descartes'in metoduyla,
"Eğer gerçeği gerçekten bilmek istiyorsan, yaşamında bir kez olsun her şey hakkında şüphe et."
Ve gerçeği öğrenmemin bana getirisi yanında, kaybetmiş olduğumun çok bir önemi kalmıyor.

Çünkü şuna inanırım;
“Evrendeki en büyük ziyan, sorgulama yeteneğini yitirmiş bir beyindir.” Albert Einstein

Saroyan'dan şu alıntıyı da buraya bırakıyorum;
"İnsanları insanlık dışına çıkaran, izleyen diğer
insanları insanlıklarından utandıran olaylara bakarken, sorunu, bozukluğu, çıldırmışlığı ve benzeri tüm olumsuzlukları şu ya da bu halkın değil, tüm insanlığın mayasında görüyorum."
Sanırım daha fazla söze gerek yok...

Mungan etkinliği kapsamında okuduğum bu kitap, 23 farklı kalemin lezzetiyle buluşturdu beni. Her ne kadar tattığım lezzet acıysa da 'iyi ki okumuşum'.Bunun için etkinliği düzenleyen teto teşekkür ederim.

Bugün tanışmış olduğum bu parçayı, kitabın anısı ve kefensiz ölülerin saygısı için buraya bırakıyorum;

https://youtu.be/5KaTlELBFmI
192 syf.
·3 günde·Beğendi·10/10 puan
Canı cehenneme rahat uyuyanın
Kapısını örtenin perdesini çekenin.
Yüreği yalnız kendiyle dolu
Duvarları ancak çarpınca görenin.

Şükrü ERBAŞ

21 Kadın rahat uyuyamamış. Kapısını örtüp perdesini çekmemiş. Yürekleri yalnız kendileriyle dolu değilmiş. Duvarları çarpmadan önce görmüş.

Sonra gördüklerini göstermek için kalemi eline almış. Kalem tutan elleriniz dert görmesin.

“Ben ne yapabilirim?” demiş. Demiş de yola çıkmış. Senin, benim görmediğim engelleri aşmış. Yetmemiş, hiçbir kâr amacı gözetmediği gibi bir de kendi kesesini açmış.

Ünleneyim, para kazanayım derdine düşmeden, kızlarımız okusun diye kitabın gelirini bağışlamış. Övülesi bir projeyi hayata geçirmiş. Neyse, ben de bir şeyler yaptım, artık rahat uyuyabilirim demek yerine, bunu her yıl tekrar edeyim demiş.

Nasıl okumam ben sizi? Nasıl sevmem? Nasıl olur da gücüm yettiğince destek vermem?

Karıncaya sormuşlar:
- Küçük ayaklarınla nasıl varacaksın?
- Olsun, hiç varamasam da yolunda ölürüm! demiş karınca.

Karınca kadar bile olamıyorsam, boşuna yaşıyorum ben.

Kocaman yürekli karıncalarım, bilin ki yalnız değilsiniz. Yaşamak için, yaşatmak için sizinleyiz. Var olun. Her birinize teşekkürler. Yolunuz açık olsun.

Ve güzel insan https://1000kitap.com/Meyrem_kdz bizleri bu anlamlı kitapla tanıştırdığın için, gerek yazdığın güzel öyküyle, gerek değerli emeklerinle böyle kıymetli bir yolda yürüdüğün için teşekkür ederim. Örnek olsun diliyorum.

“Kadınlarımız için asıl mücadele alanı, asıl zafer kazanılması gereken alan, biçim ve kılıkta başarıdan çok; ışıkla, bilgi ve kültürle, gerçek faziletle süslenip donanmaktır.”

Mustafa Kemal ATATÜRK

Işığımız sonsuzca parlasın!
317 syf.
·17 günde
+ Dışa bağımlı mıyız?
- Yok canım! Ne bağımlılığı? Onlar bize bağımlı. Bizimkisi dudak tiryakiliği.
Özgürlük ve bağımsızlık benim karakterimdir.
                      /Başbuğ Gazi Mustafa Kemal Atatürk


Çocuklarınızı Padişahçı değil Milliyetçi yetiştiriniz.   
                             /Başbuğ Gazi Mustafa Kemal Atatürk

Bu millet bağımsızlıktan yoksun yaşamamıştır, yaşayamaz ve yaşamayacaktır.
                     /Başbuğ Gazi Mustafa Kemal Atatürk

Tam bağımsızlık, bizim bugün üzerimize aldığımız vazifenin temelidir.
                 /Başbuğ Gazi Mustafa Kemal Atatürk

“Ben, yaşayabilmek için mutlaka müstakil bir mil­letin evladı kalmalıyım. Bu sebeple milli istiklâl bence hayat mesele­sidir.”
             /Başbuğ Gazi Mustafa Kemal Atatürk

Mustafa Kemal Paşa’nın Türkiye konusunda üzerinde en çok durduğu şey, onun bağımsızlığıdır (istiklâli). Türk gençliğine hitabesinde ‘Muhafaza ve müdafaa’ mecburiyetinden söz ettiği iki şeyden birisi (ve birincisi) Türk ‘istiklâli’dir. 1919 Mayısı’nda, ne diyor: “Türk’ün haysiyet ve izzetinefis ve kabiliyeti çok yüksek ve büyüktür. Böyle bir millet esir yaşamaktansa mahvolsun evladır. Binaenaleyh, ya istiklâl ya ölüm!”

#80571992

"Yaşamak isteyen milletimizin isteği tek kelimede özetlenebilir ve gayet meşrudur: Bağımsızlık. Avrupa’nın yöneticilerden ve sermayedar­lardan ayrı olan asıl milletleri, bizim hayatımızı bile çok görmüyorlar. Eğer bugün Fransız milleti ile, İtalyan milleti ile, hatta İngiliz milleti ile düşmanlık halinde bulunuyorsak, bu milletlerin seslerini işittirememelerinden ve kendi yöneticilerinin istila ve sermaye emelleri için bizi yok etmelerine ses çıkaramamalarındandır.”(Başbuğ Mustafa Kemal)

●●●

Bu kitap çok değerli yazarlarımız;

Attila İlhan
Uğur Mumcu
Doğan Avcıoğlu
Niyazi Berkeş
Şevket Süreya Aydemir
Niyazi Besan
Mehmet Ali Aybar
Yakup Kadri Karaosmanoğlu
taraflarından hazırlanmış çok önemli bir kaynak arşividir.
Her şeyden evvel haber verelim ki, bu küçük eser, bir polemik kitabı değildir. Muharririn siyasî hayatında bir dönüm noktasını da işaret etmiyor.
Kitap konu olarak ilk emperyalizm ve dışa bağımlılık konularını ele alıyor.
Yüce Başbuğ Gazi Mustafa Kemal Atatürk 'ün kendi kaleminden ve ağzından sözlerle de örneklendiriliyor bu durum.
#80045009
#80045247
#80046562
#80057872
#80244228
Her bakımdan dışa bağımlılık Türk milleti için tehlikelidir ve tartışma kabul etmez.

" Öteden beri bile bazı şeyleri vermiş gibi, bizim bazı haklarımızı tanımış gibi vaziyet alırlar, hakikatte iktisatta elimizi kolu­muzu bağlarlardı. Bu esarete katlanan mevki sahibi kimseler memnun­du. Çünkü görünüşte büyük bir bağımsızlık sağlamışlardı. Fakat hakikati halde milleti manen miskinlik çukuruna atmışlardır. Bunlar iktisadi mahkumiyeti anlamayan bedbaht hayvanlardı. Fakat artık bugün mil­letimiz hayat noktasının nerede olduğunu pek güzel anlamıştır..." (Başbuğ Gazi Mustafa Kemal Atatürk)

Gerek kültürel yozlaşma gerek ekonomik doktrinlerle dışarıya olan yönelim Türk milletinin tanksız, tüfeksiz yok olması demektir.
Bu durumu kitapta emeği geçen Uğur Mumcu 'nun şu videosuyla tasdikleyebiliriz.
https://youtu.be/154MEZz0nn8

Vatan parsellenemez!
Bölünemez!
Belli bir sınıfın manda ve himayesine verilemez!
Canım Abim
Tayfun Turan 'ın
#65298966 incelemesinde kendi yorumunca başlıkta belirttiği gibi:

"Bizim yaramızı Amerikan sargısı tutamaz..."

Gerçekten de çok güzel bir ifade kullanmış Tayfun abim.

Bir yanda; halk, açlık ve sefalet içinde savaşın eşiğine yaklaşırken kendini deve kuşu misali saraya kapatmış olan "Hasta Adam"

Öte yanda; Batmakta olan devlet, parçalanmakta olan millet ve İtalya,Fransa, Yunanistan ve İngiltere'ye parsellenmiş VATAN!

Aziz Türk Milletini bu rezil hallere sokarak , Amerikan Mandalığına doğru sürükleyen ;bu vaziyeti Türk Milletine yakıştıran alçakça tutum artık bir Milli Mücadeleyi tetikleyecektir ve bunun için de öyle yiğit bir öncü gereklidir ki bu öncü; #82071532

Muhteşem zeka ve üstün savaş kabiliyetiyle Yüce Başbuğ Gazi Mustafa Kemal Atatürk 'ten başka kimse değildir.

Hani der ya Hüseyin Nihal Atsız ;

"Saraylarda süremem, dağlarda sürdüğümü;
Bin Cihana değişmem, şu öksüz Türklüğümü."

İşte bu Türlük  ateşinin ilk kıvılcımları uyanmaya başlamıştır;
19 Mayıs 1919•Bir milletin kaderinin dönüm noktası...

Bizi uçurumun eşiğinden üstün teşkilat yeteneğiyle dile kolay bir kısa zamanda çekip çıkartmış ,büyük işler başararak toplumu refah seviyesine ulaştırmış ve Cumhuriyet'i ilan ederek devrimlerle taçlandırılmış;
Başbuğ Gazi Mustafa Kemal Atatürk 'e bugün de hâlâ hakaretler ,çirkin yergiler ve iftiralar atılmakta. Bu acı durum günümüzde de bizi çok yaraladığı gibi o dönemde de bu aydın insanların beyninde soru işaretleri oluşturmaya başlamış ve bu eseri,bu çalışmayı bizlere hazırlamışlardır.
#80382999
Atatürkçülük çok saptırılan bir düşünce olmuştur. Özellikle Başbuğ'un aramızdan ebediyete intikal etmesi (10.11.1938)ve İnönü'nün başa geçmesiyle, ilkelerinin yoğun tahribata uğradığı ve üstüne basa basa Başbuğ Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün:
"Özgürlük ve bağımsızlık benim karakterimdir."
 Sözünün aksine bir politika sergilenmiştir. #80595192

*Mustafa Kemal, ülkemizi çağ­daş uygarlık düzeyine çıkaracağız dediği sırada, iç içe iki şeyi amaçlar; birincisi çağdaş ekonomik altyapıya sahip olmak, İkincisi bu altyapının içerdiği topluma ulaşmak! *(kitaptan alıntı)

Yani bu alıntıda da şunu anlıyoruz İlimde ve bilimde Batıyı takip et. Fakat özünü kendi milli benliğini unutma.
Batıya yaklaştığımızı zannettiğimizde asıl maneviyatımız olan
Doğudan uzaklaşıyoruz. *(Başbuğ Mustafa Kemal)

Bu vatan şalvarla,kasketle kurtarıldı...
Toplumun gerçeklerini hiçe sayan hiçbir uygarlık, uygarlık değildir.

Malesef ki Başbuğ 'un vefatından sonra İnönü ve Bayar dönemi rezalet bir şekilde Milliyetçi Yeniliklerin sonunu yıldırım hızında hazırlamıştır.(Menderes olayları var bi de tabi.. Bu kitapta da sıkça bahsi geçiyor .. ben hiç girmeyim bile Menderesle ve 27 Mayis Darbesiyle  ilgili bu kitap dışında Temel Görüşler 'i de öneririm)

Atatürk 'ü Batıcı göstermişlerdir. Yahu Altı ilkesinden birinin milliyetçilik olmasını hadi yok say.
Batıcı demek : Batının çıkarlarını ulusunun çıkarlarından daha çok düşünen demektir.

Eğer Başbuğ 'un derdi Batı olsaydı. Neden 19 Mayıs 1919'da Samsun'a gitti. Zaten az daha bekleseydik onun bunun kucağında bi devlet olma arefesindeydik. Sultan Vahdettin sağ olsun(!)
Atatürk ulusunu ,köy halkını çok seven bir liderdi.
*Cumhuriyeti biz böyle kazandık * Şu resimdeki gibi.
https://images.app.goo.gl/FS7RNP4NrWnGrWa86

Köylü milletin efendisidir* Gazi Mustafa Kemal Atatürk

Kuvayı-Milliye neymiş aç oku sonra gel burda bi tarafın yiyorsa Atama iftira at.
Bırak halkı devletin bile silah kullanma yetkisi yokken benim yiğit Anadolu halkım ellerinde tencere kazan sokağa çıktı.

●●●


Türkiye Cumhuriyeti Milliyetçi aydınlar tarafından kurulmuştur.
Cumhuriyet Halk Fırkası Vatanperver bir partidir. Fakat ne yazık ki İsmet Inönü'nün sebep olduğu tahribat yüzünden 27 Mayıs 'a ve Milliyetçi Hareket Partisine ihtiyaç duyulmuştur. Atatürk’ün devrimlerini geçekleştirme amacı olarak kurduğu parti, halkın değil, eşrafın partisi haline gelmiştir.
Mehmet Rıfat Börekçi gibi din adamları, Hamdullah Suphi gibi Eğitim Bakanlarıyla kurulan Türkçü sistemimiz ne idüğü belirsiz "sosyalizm ve kemalizm" gibi kavramların eline teslim edilmiştir.

Sayın Türkçü yazar Caner Kara"nın da dediği gibi
#73251397

Bu kitapta tüm bu olayları inceleyebileceksiniz. Aynı zamanda
Başbuğ 'a atılmış itiraflara teker teker cevap bulabileceksiniz:
-Atatürk din adamlarını mı astırdı?
-Atatürk Bolşeviklerle ittifak mı kurdu?
-Atatürk Batı yandaşı mıydı?
-Atatürk 'ün devrimleri sosyalist mi yoksa milliyetçi ve demokratik devrimler midir?
-Atatürk panislamist midir?
-Sünni-şii çatışması neden olmuştur?
-Atatürk Kürt düşmanı mıdır?
-Atatürk Sivas Alevilerini mi öldürttü?
-Atatürk hangi ekonomik doktrinden yanaydı?

Başbuğ vefat ettikten sonra ;Atatürkçülük adı altında yapılan iğrençlikler Atatürk'ün ve esas Atatürkçülüğün çarpıtılmasına sebep olmuştur.


Eserdeki esas amaç Atatürkçülük fikrini en doğrusuyla genç nesillere ve aydınlatılmamış halka aktarmaktır. Kitapta da denildiği gibi

"Atatürkçülük bir fikirden öte bizim tarihimiz."



“Osmanlı Devleti gerçekte ve uygulamada bağımsızlıktan yoksun duruma düşürülmüştü. Bir devlet ki, kendi uyruklarına koyduğu vergiyi yurdunda yaşayıp kazanan yabancılara uygulayamaz; gümrük işlerini, vergilerini ülke ve milletin isteklerine ve çıkarlarına göre düzenlemesi yasaktır. Bir devlet ki, sınırları içinde suç işleyen yabancıları yargılaya­maz. cezalandıramaz. Böyle bir devlete elbette bağımsız denemez"(Başbuğ Mustafa Kemal)

**Cengizhan da der ya üç kere iflas edenin cezası idamdır. (İdam teşbih amaçlı)
Atatürk bunun ikincisine bile izin vermemiştir.
Bakın kitapta geçen  şu olay en güzel tescili

...Fakat Franklin Bouillon ile anlaşmak bu kez de kolay olmayacaktır. Fransız Temsilcisinin kapitülasyonların kalkabileceğine aklı yatmamaktadır. Fethi Okyar’la birlikte görüşmeleri yürüten o günlerdeki Dışişleri Bakanı Yusuf Kemal Tengirşenk, anılarında şöyle yazar

“Çok uğraştık. Hayli çetin ve sert evreler de geçirdik. Örneğin, biz azınlıkların hakları sorununda Milli Misak’taki formülümüzden ayrılmıyorduk, ayrılamazdık. Bir gün Franklin Bouillon çok kızdı. Bana:- Siz kapitülasyonları kaldıracağınızı mı aklınızdan geçiriyorsunuz? dedi.

Ben de:- Milli Mücadele arazi için yapılmıyor. Osmanlı topraklarının dörtte üçünü oralardaki halkın iradesine bıraktık. Biz ancak bağımsızlık için mücadele ediyoruz. Zaman zaman sert meclis dediğiniz Büyük Millet Meclisi kapitülasyonların kalktığının devletlerce kabulünü görmedikçe kılıcını kınına koyamaz, cevabını verdim.

Fethi Okyar 'tuzağa Düşüyor*

Bunun üzerine görüşmeyi kestik. Ben gittim, üç gün hastayım diye evden çıkmadım. Üçüncü gün Bakanlar Kurulu toplandı. “Paşa seni istiyor” diye haber geldi, gittim. O zamanki Meclis binasının başkanlık odasında arkadaşlar toplanmışlardı. Mustafa Kemal Paşa, Başkanlık makamında idi. Görüşmeyi açtı:

- Fethi Bey, bir formül kabul ettirmiş. Okusun da dinleyelim, dedi.Fethi Bey formülü okudu. Azınlıklara her hususta çoğunluğun hak­larına eşit haklar sağlanıyordu. Fethi Bey:

- Herkes kanun gözünde eşit ve aynı haklara sahip değil mi? diye açıklamalar yaptı.Hemen arkasından Reis Paşa, formülü oya koydu. Arkadaşların hepsi kabul ettiler. En sonra:

- Sen ne diyorsun Dışişleri Bakanı? diye benim oyumu sordular. Ben:

- Arkadaşlar oybirliği ile formülü kabul ettiler. Bu karari yürütecek ve uygulayacak bir başka Dışişleri Bakanı bulunmasını rica ediyorum, dedim.Reis Paşa - Neden siz bu formülü beğenmiyorsunuz?

Ben - Evet Paşam, beğenmiyorum.

Reis Paşa - Neden?

...hukuk eşitliği, medeni hukuktadır. Bu yönden söyledikleri tamamen doğrudur. Fakat uğraştığımız bireylerin hukuku değil, cemaatin hukukudur, yani siyasal hukuktur. Örneğin çoğunluğa mensup bireyler­le azınlıktan olan bireylerin karşılıklı oturdukları yerlerde azınlığın, yani azlık topluluğun bir oran çerçevesinde olsun polis ve jandarması, şehir, kasaba ve köy yönetimlerinde kendini temsil ettirmek hakkı ola­cak mıdır?

Reis Paşa - Hayır... Bu, söz konusu değildir.


Ben - İşte bu nedenle arkadaşlarımdan ayrılıyor, formülü kabul etmiyorum.

Reis Paşa - Öyle ise. Dışişleri Bakanı ile arkadaşları arasında bir sorunda anlaşmazlık var. Bunun çözülmesi, şimdiki kanunumuza göre, Meclis’e aittir. Görüşme son bulmuştur.Hepimiz ayağa kalktık. Odadan çıkıp M eclis’e gidiyorduk. Mustafa Kemal Paşa, beni yanına çağırdı. Yavaşçacık:- Fethi Bey’i delegelikten çekin. Bundan sonra siz yalnız konuşur­sunuz, dedi..

Buradan da anlaşılıyor ki Atatürk silah arkadaşlarının görüşünü alan bir insandı, dediğim dedik bir DESPOT değildi...Bir de Lozan 'a kusur bulma var tabi!!
Lozan neymiş emperyalistlerin ekmeğine yağ sürmüş.
Bak bakalım nasıl yağ sürmek?
Başta Atatürk ve Amerikan mandasına girme görüşünü bırakarak  onun çizgisine girmiş İsmet Paşa olmak üzere tam bağımsızlıktan yana Milliciler, bütün güçlükleri göğüsleyerek bu umutları boşa çıkartırlar. Milli özel sanayi kurma çabalarının verimsizliğini kısa sürede görerek, “Planlı Devletçilik"e yönelirler. İlk Beş Yıllık Kalkınma Platformu  güç dönemde hayli başarıyla uygularlar. İkinci Dünya Savaşı yıllarında Türk plancıları, ekonomik bağımsızlığın temeli olan ağır sanayii kur­maya yönelmiş yeni ve geniş kapsamlı plan hazırlıklarına koyulurlar. Toprak Reformu ve Köy Enstitülerinde, halk desteğini sağlamaya çalışırlar.

Bu yukarıdaki kitaptan alıntı ve Cumhuriyetten sonraki tüm gelişmeler..
Tabi biz bu köy enstitülerini kominist yetişiyor iddiasıyla kapattık ama(!)
Esas Türkçü yazarların çıktığı köy adamlarının yetiştiği yerlerdi...

Savcılara ve hakimlere söylenecek bir şey yok. “Kanun bu, uyguluy­oruz,” diyebilirler. Gerçekten, 141. ve 142. maddeler, komünizmle mücadele bahanesiyle, en masum sosyal tenkitleri ağır şekilde ceza­landıracak niteliktedir.


Bugün çetin davaların altında, aciz içinde bocalayanlar, hiç değilse yarını güçleştirmeye kalkışmasınlar. Fakat ne gam. Asıl haklı olanlar belki de sancısız doğum olmaz diyenlerdir.

Her şeyi geçtim sağlam olan ne var Lozan'dan başka?
Ya da her sorun bitti tek Lozan mı kaldı uğraşacağınız?
Daha iyisini kim yaptı?
Lozana Hezimettir iddiasını atan kişi kendi tarihini bilmiyor demektir...

Herkesin oybirliğiyle kabul ettiği üzere, Atatürk, çağdaş uygarlık düzeyine ulaşmış bağımsız bir Türkiye kurma yolunda çaba göster­miştir. Cumhuriyet'in kuruluşundan 42 yıl sonra dahi, bu amaca ulaş­maktan baş döndürücü bir uzaklıkta bulunduğumuza göre, laf ebeliğini bırakıp, çağdaş uygarlık düzeyine hangi yoldan hızla erişebileceğimizi araştırmamız gerekir. Günümüzde, en geri ülkeler arasında sayılan Türkiyemiz’de, başka türlü bir Atatürkçülük düşünülemez.

Atatürkçüler, halkçılık yolunun Londra Asfaltı gibi dümdüz olmadığını hatırlayarak, hiçbir imkanı reddetmeden bu duman perdesi­ni kaldırma uğrunda enerjilerini teksif etmelidirler. Halkın uyanış ve bilinçlenmesi, bu duman perdesi yırtılmadıkça, çok ve pek çok zaman isteyecektir.

Atatürkçülüğün özünde, tam bağımsızlık vardır. Atatürk’ün deyimiyle tam bağımsızlık, “piyasada, mâliyede, ekonomide, adalette, askerlikte, kültürde ve bu gibi konularda tam bağımsızlık ve özgürlük demektir.” Ve Atatürk şöyle devam etmekte­dir: “Bu saydıklarımın herhangi birinde bağımsızlıktan yoksunluk, ulus ve ülkenin gerçek anlamıyla, bütün bağımsızlığından yoksunluğu demektir. Sosyalistler, gerçek anlamıyla böyle bir bağımsızlığın peşinde koşmaktadırlar.

Büyük liderin ilkelerine bağlılıkları, gardrop değiştirmekten öteye gitmeyen ve Atatürkçü olmadıkları yavaş yavaş anlaşılmaya başlayan smokinli gericilerin dışında, bütün Atatürkçüler, bugünkü durumdan kurtulmak için, toprak reformu, ciddi bir planlama ve halktan yana bir devletçilik gibi köklü değişikliklerin zorunluluğu konusunda bir­leşmektedirler

Kemalizm devrimciliği arkadaki gemileri yakmaktır; ileriye yönelme azmini şid­detlendirmek, artık geriye dönmek yok, demektir, yığınları ilerleme ateşi ile tutuşturmak demektir.

Bu esasa dayanarak yaptığımız devrimler Türk devrimi değil ancak Türk evrimi oluyor. Milli ,geleneksel duyguların hiçe sayıldığı sırf Batı esaslı ve harsa bağlı kalınmayan bir medeniyet ithali olmuş oluyor.

Atatürk'ün kendisi, ideolojilere karşı dikkate değer bir ilgisizlik göstermiştir. Daha doğrusu ideolojilere karşı deneyci bir davranış takın­mıştır. Fakat onun temsil ettiği büyük tarihsel ve toplumsal olaya geleneksel batı ideolojilerinden birini sokmaya çalışanlar başarılı ola­mamışlar, ona taşımadığı eğilimler yakıştırmışlardır.

Ha bir de bu dine bağlı olma -olmama mevzusu var.
Yahu bağımsızlığına kavuşan ülkeleri geri ne yıktı bi bak.
Hindistan Pakistan da kavuştu bağımsızlığına.
Ama neden çabucak daha beter hâle geldi.
Hala eski geleneklerine bağlı kaldığı için.

O yüzden Başbuğ Gazi Mustafa Kemal Atatürk biz de o ülkelere benzemeyelim diye laikliği getirdi.

Bi de şu şapka takmadı diye asılan iskilipli atıf efendiyi gel de ben sana başka yerde anlatayım.

Hani şu badeci akıllarınız sarhoş ruhunuz pek müsait değil belki anlamaya ama Atatürk olmasaydı dinin de olmazdı.

Değişen birşey yok
Bu Sultan Vahdettin zamanında milliyetçilik yapmayın mandaydı seçin naraları atanlar.
Bugün tv programlarında sözde din hocasının biri çıkar Türkçülük haramdır naraları atıyor...

O zamanlardaki Iskilipli Atıflar
Kadir Mısıroğlu oluyor günümüzde
İhsan Şenocaklar
Nureddin Yıldızlar
Muskacılar
Badeciler oluyor vs. vs.

Değişmeyen tek şey beyin yapınız.

O bugün çıkıp da Atatürk 'ün adını mercimek kadar aklınla lekelemeye çalıştığın cami (Ayasofya cami oldu) kimin sayesinde bu topraklarda sapasağlam duruyor...

Maaşını alırken Türk parasıyla alıyorsun bi kere Paşamın resmi var.
Kusura bakma ama senin Atam'a hakaret etme rahatlığını bile Atam sağladı.
Bi de dini âlet ettiniz!!  Yazık yani..
Ben senin yerinde olsam iki rekat namaz kılarım. Rahmet okuyup gönderirim.
Ama nerdee sende o beyin!!

AH ATAM AH! KIRDILAR OKLARINI

SENİ ÇOK ARIYORUZ...

Ah Atam ah!
Bir de altı ilkene sahip çıkamama durumumuz yok mu..
Kahrediyor insanı..

Milliyetçilik -> Irkçılığa !!!!!!
Laiklik ->Batıcılığa
Devletçilik -> Kapitalizme

Ünlem koyduğum yere şu alıntıyı yeterli görüyorum
#80434793

[İngilizlerin oyununa gelip Kürdistan emelinde olan Kürt de vardı..
Bizim yanımızda savaşan Kürt de..
Bize hainlik eden hatta Atatürk'ün kurduğu meclise kadar girecek
Türk de vardı..
Kendini mandalığa teslim eden Orbay da Muhtar da Türktü
Hatta bi çok Türk Anadoluda zararlı cemiyet kurma peşindeydi..
Hatta Sultan Vahdettin de TÜRK  Kanuni ve TÜRK Fatihin torunu ...
Ama yanımızda savaşan Anadolu Türkleri de var..
Halime Kaptanlar,Şerife Bacılar...
Sen hiç Çanakkale şehitlerinin gömülürken Türk Kürt diye ayrıldığını gördün mü?
Ya da Seyit Onbaşı hangi milletten diye sorguluyor musun?
Çerkes Hasan'ıyla meşhur bir Tarihimiz var...]

Hâlâ ne kemiğinin (!) peşine düştük?


Sosyalistlere ve sosyalizme içinde Marx'ın adı geçiyor diye karşı çıkanlar Atatürk 'ün oklarına sığınarak başka işler yapılmasına hiç karşı çıkmayıp sessiz sessiz izlediler. Uğur Mumcu 'nun da bahsettiği Milliyetçilik Anonim Şirketleri (Ülkü Ocakları)
adı altında tefecilik, adam kayırma, devletin başına kendinden olmayanı geçirmeme ,yolsuzluk, gaspla oy toplamak, sözde SAĞCI  (köylünün işçinin hakkını emeğini SAĞICI) bir hava yaratarak solu antimilliyetçi göstermek, ulusal solcuları kominist göstermek gibi vb. Durumlar BAŞBUĞ 'UN ADINI KİRLETMEDİ AMA NE KİRLETTİ?

DOĞRULARI YAZAN KOMÜNISTLER(ULUSAL SOLCULARA O DÖNEM YERLEŞTİRME İSİMLER TAKIYORLARDI BU DA ONLARDAN BİRİ)

DEVLETÇİLİK VE MİLLİYETÇÎLIK
OLDU SANA MİLLİ KAPİTALİZM
HALK AÇ SUSUZ
MİLLETİN EFENDİSİ OLAN KÖYLÜ AÇ SUSUZ
SEN HÂLÂ KANDIR İNSANLARI...

Sosyal bilimlerde yeni bir çığır açan ve insanların her türlü tutsak­lıktan kurtarılarak en geniş özgürlüğe kavuşturulmasını isteyen Marks'ı savunmak haddimiz değildir. Ama emperyalizmin hizmetindeki teorisyenler, temelinde Marks yatıyor diye, sosyalizmin Atatürkçülüğe aykırı olduğunu ilan etmektedirler! Bu noktada sosyal­istlerin ne istediklerini hatırlatmakta fayda vardır.Sosyalistler, her şeyden önce, Atatürk’ün sağladığı, fakat sağcı poli tikacılann hovardaca sattıkları haklarımızı yeniden kazanma yolunda mücadele vermektedirler.
#81221814
Bu ülke emperyalizmden çektiği kadar;
Amerikan dolarını görünce Başbuğ 'u unutan ülkücülerden
Laikliği batıcılık sanan ,kravat giymeyle modern olduğunu sanan solculardan(!)
Bi de ortalığı karıştıran dincilerden çekti bu ülke...

Zaten Atatürkçülük dışında eğer bir fikir ve bu fikrin öncüsü bizi kurtaracak olsaydı o kadar çok jönTÜRKten ve fikir akımından biri elimizden tutardı.
Ne Namık Kemal,Ne Ziya Gökalp ,Ne Turancılık, Ne Ümmetçilik...
#81206293
Tek başarılı olan Atatürk Milliyetçiliği olmuştur.


Ve bu milliyetçiliğin özeti :

Türk Milliyetine ve Türk Vatanına yararlı olan herkesi korumaktır.
Irka bakılmadan.  Soya bakılmadan. Elbette ki kendi tarihini ,ırkını, nereden geldiğini unutmadan fakat bunu günlük işlerinde ve karar alırken bir kenara koyarak.

Ülkemize Nobel ödülü kazandırmış Aziz Sancar 'ın kürt asıllı olduğunu unutmayın!

Bunun haricinde askerine ,polisine taş atıp da kolları rahat gezeni BARINDIRMAYACAKSIN. Fikir özgürlüğü adı altında -bir bayrak adı altında toplanmaya inanmıyorum diyen koministi - BARINDIRMAYACAKSIN.
#82384322


Nereye baksak senin izin var...

-Gece geç yatıp okula uykulu geldiğimiz zaman başımızı koyduğumuz sırada,

-Kendi isteğimiz ve rızamız doğrultusunda aldığımız kararlarda,

-Devrimlerde,

-Özgürce dolaştığımız kaldırımlarda,

-Sokak ve Cadde adlarında,

-Türk Parasında,

-Limanlarımızda, denizlerimizde,

-İZMİR'DE,

-CONKBAYIRI VE ANAFARTALAR 'DA,

-ERZURUM'DA ,

-SAKARYA'DA,

-TRABLUSGARB 'DA,

-MUSUL'DA KERKÜK 'DE,

-SURİYE CEPHESİNDE,

-ŞARKTA VE GARBDA,

-YÜKSELEN EZAN SESLERİNDE,

-SOFYA'DA

-MANASTIR'DA

-SELANİK'TE

-ÇANKAYA'DA

KISACASI BAKTIĞIMIZ HER YERDE ...
ATTIĞIMIZ HER ADIMDA..
VATANIN HER YERİNDE İMZAN VAR...

Üstün kişisel özelliklerine değinsek bir de ..

Foks, Alp ve Alber isimli köpeklerini
Sakarya isimli atını
Ve tüm hayvanlara olan sevgini...

Ülkü Adatepe, Sabiha Gökçen ,Afet İnan,Rukiye Ergin ve daha birçok manevi kız evladına verdiğin önemi ve onların eğitiminde katkıda bulunmanla Pilot ve egitimciler çıkardığını,
Ve önemle kız çocuklarımızın okutulması gerektiğini belirttiğini,

Ağacı kesmemek için evin altına raylar döşetip koca meskeni yerinden oynatırken doğaya verdiğin önemi,

Sofya'da katıldığın baloda giydiğin yeniçeri kıyafetleriyle
Hem geleneksel,
Latife Hanımla ,Müzeyyen Senar'la ve manevi kızlarınla dans ederken hem de nasıl modern olduğunu,

"Efendiler! Dünyada her şey için; uygarlık için, hayat için, başarı için en hakiki mürşit ilimdir; fendir. İlim ve fennin dışında rehber aramak dikkatsizliktir, bilgisizliktir, yanlışlıktır."

"En büyük savaş cahilliğe karşı yapılan savaştır"

"Eğitimdir ki, bir milleti ya özgür, bağımsız, şanlı, yüksek bir topluluk halinde yaşatır; ya da esaret ve sefalete terk eder."

".Türkiye’yi böyle yanlış yollarda dağılma ve yok olma uçurumuna sürükleyenlerin elinden kurtarmak gerekir. Bunun için bulunmuş bir gerçek vardır, ona uyacağız. O gerçek şudur: Türkiye’nin düşünen kafalarını büsbütün yeni bir inançla donatmak... Bütün millete sağlam bir maneviyat vermek..."

Diyerek ilime ve eğitime verdiğin önemi,

"Ey kahraman Türk kadını, sen yerde sürüklenmeye değil, omuzlar üzerinde göklere yükselmeye layıksın."

"Dünyada her şey kadının eseridir. Kadınlarımız eğer milletin gerçek anası olmak istiyorlarsa, erkeklerimizden çok daha aydın ve faziletli olmaya çalışmalıdırlar." Diyerek kadına verdiğin önemi ,

Efendiler… Hepiniz milletvekili olabilirsiniz, bakan olabilirsiniz; hattâ cumhurbaşkanı olabilirsiniz; fakat, sanatçı olamazsınız..!
Diyerek sanata verdiğin önemi,

Yüzmeyi,güreşi, ciriti  çok sevmenle ve "Sağlam kafa sağlam vücutta bulunur." Diyerek spora ve sağlığa  verdiğin önemi,

Ve aynı zamanda "Ben sporcunun zeki,çevik ve aynı zamanda ahlâklısını severim" derkenki tutumunu,

.... hangisini anlatsak az kalır..


...
Senin gibisi yüz yılda bir gelir dediler
Yüz yıl geçti hani neredesin Atam...

Sensiz yüreğimiz karanlık bir dehliz
Türkler özünü unuttu ;Hepsi ya yürüyen bir Arap ya İngiliz...
...


Çağımızda hiçbir isim Atatürk'ün adı kadar büyük saygı yaratmamıştır. -Observer,İngiltere




●SEN Kİ TÜM TÜRK MİLLETİNİN KADERİNİ UÇURUMUN EŞİĞİNDEN ÇEK ÇIKAR.

●SEN Kİ OSMANLI (AMA HANGİ OSMANLI)DEVLETİNİN BAŞINDAKİ ADAM ULUSUNU DÜŞÜNMEK BİR YANA KENDİSİNİ BİLE DIŞARIYA(!) PEŞKEF ÇEKERKEN ,TÜM KÖYLÜNÜN SORUMLULUĞUNU ÜSTLENEREK BU YOLA BAŞ KOY.

●SEN Kİ 16 MAYIS GÜNÜ İZMİR'DEN ÇIKARDIĞIN O AZİZ O ŞANLI VAPURU DURDURMAK İSTEYEN KAÇ KURŞUN, KAÇ TOP VE SABOTE EDİLEN ONCA PLANA RAĞMEN KARARLILIKLA YILMA!

●SEN Kİ PADİŞAHIN EMİRLERİNE DEĞİL MİLLETİN KADERİNE, HALKIN ACI ÇIĞLIKLARINA KULAK VERDİN DİYE AĞIR İFTİRALARA UĞRA, CEZAYA ÇARPTRIL.

●SEN Kİ YİNE DE BUNA DA ALDIRIŞ ETMEDEN YÜRÜ FAKAT BU SEFER DE WASHINGTONİST= WASHİNGTON VE ÇETELERI MANASINI VERECEK ŞEKİLDE SENİ ÇETE BAŞI OLARAK GÖSTERMEK İÇİN SENİ VE SENİ DESTEKLEYENLERE "KEMALİST"
DAMGASINI YAPIŞTIRANLARIN ZİLLETİNE KATLANMAK MECBURİYETİNDE KAL!

●SEN Kİ BU YOLA BAŞTA KAZIM KARABEKİR PAŞA OLMAK ÜZERE  TÜM TÜRK MİLLİYETÇİLERİYLE BERABER YA İSTİKLÂL YA ÖLÜM DİYEREK BAŞ KOY. YETMESİN HÜKÜMET (DAMAT FERİT DENYOSU) KÜRDÜSTAN EMELİ İÇİNDE OLAN BEDİRHAN KAMURAN ZIMBIRTILARINI DESTEKLESİN, SAİT MOLLA DENEN(İNGİLİZ KUKLASI) ADAMLARI KORUSUN. YETMESİN BİR DE SAHTE FETVALARLA ADIN DİN DÜŞMANI ÇIKSIN.

●SEN Kİ CONKBAYIRINDA GÖĞSÜNDEN VURUL, SANA ONCA SUİKASTLAR HAZIRLANSIN...
●MECLİSE KADAR CASUSLAR GİRSİN...
●VE TÜM BUNLARA RAĞMEN YILLARDIR HOR GÖRÜL, ELEŞTİREL TUTUM(NEYİ BEĞENEMEDİLERSE) ADI ALTINDA HAKARETLERE UĞRA, YOK SAYIL...

-EE MUSTAFA KEMAL OLMAK KOLAY DEĞİL!!-

Neyse ne yaparlarsa yapsınlar değişmeyecek ikililer vardır;

Karpuz-Peynir

Çekirdek-cola

Künefe-dondurma

Kuru fasulye- pilav

GAZİ MUSTAFA KEMAL ATATÜRK - TÜRKİYE CUMHURİYETİ

Ve senin sadece Ülkü, Sabiha,Sığırtmaç Mustafaların yok..
Bizler de senin evlatlarınız ve bizler sağ olduğumuz müddetçe ne seni unuttururuz, ne unutturmalarına müsade ederiz..

                                             ~ Fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür,nesiller...
                             
                                    ꧁ SON ꧂
112 syf.
·Puan vermedi
YouTube kitap kanalımda Oyuncak Hikayesi kitabının da içinde bulunduğu kitaplık turu videomu izleyebilirsiniz:
https://youtu.be/a3ctaLux8B4

9 ay içinde bulunup Sisifos mitindeki gibi bir yük olduğum, doğum sırasında ayaklarımın ters gelmesiyle birlikte sezaryene mecbur bıraktığım, evde sataşacak kimse bulamadığım anda türlü şapşallıklar yapıp bunalttığım o yüce insana...

Tersten bakardım sana küçükken, hala da bazı konularda düşünsel olarak öyle bakıyorum anne.

https://i.ibb.co/dbknPF6/IMG-8683.jpg

Senin kendi taşındığın evin içinde senin oğlun bir evlat gibi dev bir kitaplığı büyütüyor, bilgileriyle ve deneyimleriyle mama veriyor ona. Bazen onun susmaması için bilinç emziğini bile bile takmıyor. Bir insan torunlarını umursamaz mı? Neden o kadar emek vererek besleyip büyüttüğüm kitaplığımın yüzüne bakmıyorsun annecim?

Peki, hatırlar mısın? Senle beraber Oyuncak Hikayesi kitabını okurduk. Woody ve Buzz Lightyear ile birlikte sayısızca defa senin sesinle uyuyakalırdım. Sen artık o kadar çok sıkılırdın ki, bazen sayfaları atlardın ben ise bazen anlardım bazense kaçırırdım. Bu aynı yediğim yumurtalara senin peynir katman gibiydi, onu da bazen anlayıp yemezdim bazen de yiyip geçerdim.

https://www.resimag.com/p1/5890c85a209.jpeg

"Farkında mısın birbirimize ne kadar benziyoruz anne?"
Murathan Mungan

Sonra yollarımız biraz ayrıldı anne. Sen kolay olanı ve sana rahat geleni sevmeye devam ettin fakat benim yolum birazcık ısırgan otlarıyla dolu bir yola düştü. Sen beni tertemiz doğurdun fakat ben senin yüküne saygısızlık ederek o tertemizliği pislettim. Ama...

"Kolay olanı herkes sever anne, iş ısırgan otunu sevmekte..."
Murathan Mungan

Ama anne! Büyüdüm artık ve seni anlatan, senin kıymetini bilen, senin taşıdığın dünyalarca yükü bir Atlas gibi sırtında taşıyan yazarlar tanıdım. Didem Madak'tı onlardan biri:

"Sevgili anneciğim,
Binlerce kez açıldım, binlerce kez kapandım yokluğunda
Kocaman bir dağ lalesi gibi."
Didem Madak

Neyse be anne, senle Woody'yi, Buzz Lightyear'ı ve onların bulunduğu evi konuştuğum zamanları özledim işte. Hani Orson Welles'ın Yurttaş Kane filminde "Rosebud" adındaki kızağıyla kaydığı çocukluk ve masumiyet zamanlarını özlemesi gibi ben de seninle sen olabildiğim zamanları özledim. Sanırım her yaşın oyuncağı kendisine özel oluyor, eskiden somut oyuncaklar verirlerken bize, şimdi soyut oyuncaklar ediniyoruz kendimize. Artık çek bırak arabalarım gibi olan duygularım, kurmalı oyuncaklar gibi yaşayan planlı bir hayatım, demir uçaklarım gibi istediğim yerden yine istediğim yere götürebileceğim bir bedenim ve sana olan bağlılığım eskisi gibi olmadığı için yeni dönem sosyal medya mahallesi çocuklarıyla yaptığım tartışmalarda kaybettiğim tasolarım var...

"Bana böylesi garip duygular
Bilmem niye gelir, nereye gider?
Döndüm işte: acı, yüreğimden beynime sızar
Bugün de ölmedim anne..."
Ahmet Erhan

Biliyorum, bu bile anlatamadı Oyuncak Hikayesi'nin güzelliğini. Çünkü Woody ve Buzz Lightyear da cansız bir nesne sanıldıkları için duyguları yok diye düşünüldü. Oysaki onların da kendi aralarında yaşadıkları bir hayatı vardı, onların da içinde oyuncak olarak yaşamaya devam ederken birilerine bağlılık hissettiği noktaları vardı. Hatta biliyor musun anne? Ben büyürken biraz Yunan mitolojisi de öğrendim ve orada Tantalos diye bir amca vardı. Tanrıların ona verdiği ceza yüzünden uzanmaya çalıştığı her yiyecek, uzanmaya çalıştığı her su birikintisi anında çekilirdi. Sen benim Tantalos'um oldun anne.

Sana çok sevdiğim bir şarkının nakarat kısmını hediye ediyorum. Bugün senin günün olduğunu biliyorum fakat ben bu günü istisnalaştırdığım kadar diğer günlerde seni unuturum. O yüzden iyisi mi bu yazıyı çok uzatmayayım ve seni o yüce kadınlığınla başbaşa bırakayım:

"Anne, bilmediğin bir tarafım var
Fotoğraflarındaki gülümseyen çocuktan farklı
Bazı kararlar aldım
Bazıları yanlış, bazıları doğru
Şimdi geceleri uyurken yabancılar numaramı arıyor
Ama onlar da günahkarlar
Ve beni sadece daha da kötüleştirecekler
Gitmeme ve yoldaki bir delikten aşağı
Bir kuruş gibi yuvarlanmama izin verme..."
190 syf.
İnsan.. İnsan evlatlarından kadın.. Önce İnsan diye bakamamanın sonucu, yaşamın içinde sesine ses çoğu zaman cılız kalmış, her şeye rağmen, her koşulda mücadele etmekle geçirmiş ömrünü. Değişen tüm koşullara, gelişen tüm teknolojilere rağmen hayatın içinde yer edinmek için hep ekside başlamış, sadece kendisiyle ilgili de değil, ailenin, toplumun, yüzyıllardır süre gelen tabuların boyunduruğuyla da ayakta kalmaya çalışmış.

Söylenmemiş söz, anlatılmamış konu, işlenmemiş tema yoktur denir. Farkı belirleyen, özgünlük ve anlatımdaki tarzdır. Üslubunuz…

21 kadın yazar, 21 kadın öyküsü ile şimdiye kadar işlenen pek çok konuya bir de kendi yorumlarını katarak tek ve güçlü bir ses olma düşüncesiyle yola çıktı. Hiçbir siyasi parti ya da destek olmadan, gönüllülük esasıyla hazırlanan proje, yasal prosedürlerin ardından geliri bir kadın derneğine aktarılmak üzere hayata geçirildi. Tüm düşünce ve farklılıkların üstünde yer alması gereken “İnsan” ı biz bu çalışmada “kadın” teması ile ele aldık.

Başta projenin fikir sahibi ve çalışmalarda emeği en çok geçen Funda Ergenekon olmak üzere tüm yazar arkadaşların kendi dünyalarından, kendi gözlemlerinden izler taşıyan, birbirinden farklı tatlarda öykülerle okurla buluştuk.
İnsana dair akla gelebilecek her konu, her duygu, her olay kadınlar söz konusu olduğunda ne yazık ki bir kat daha zor karşımıza çıkıyor. Dileğimiz hiçbir canlının haksızlığa uğramaması, ezilmemesi, hor görülmemesi, eşit hak ve imkânlara sahip olması pek tabi.

Kadın yeryüzünde tek başına varlık göstermiyor haliyle. Kitapta yer alan öyküler pek çok defa okuduğumuz, karşımıza çıkan genç yaşlı, kadın erkek hepimizi anlatıyor.

Türkiye’de İlk defa hayata geçirilen proje her sene, öykü ve yazar sayısı artarak devam edecek.

Dileriz, sesimize ses olur, öykülerimize eşlik edersiniz.

Edebiyatla kalın dostlar… Sevgilerimle..

Yazarın biyografisi

Adı:
Kolektif
Unvan:
Yazar
Birçok yazarın biraraya gelerek oluşturdukları eserlerdir.

Yazar istatistikleri

  • 1.052 okur beğendi.
  • 49,1bin okur okudu.
  • 3.825 okur okuyor.
  • 41bin okur okuyacak.
  • 1.161 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları