Kolektif

Kolektif

YazarDergiÇizerDerleyenÇevirmenEditörTasarımcı
8.3/10
8.774 Kişi
·
24.845
Okunma
·
823
Beğeni
·
47849
Gösterim
Adı:
Kolektif
Unvan:
Yazar
Birçok yazarın biraraya gelerek oluşturdukları eserlerdir.
-Sevdiğin biri var mı?
+Evet.
-Seni seviyor mu?
+Evet.
-Nereden biliyorsun?
+Her seferinde, kitaplarımı geri verirken içine çiçek koyuyor.
-Hepsini okuyor mu?
+Elbette okuyor.
-Sordun mu ona?
+Önemli yerlerin altını çizdiğini görebiliyorum.
-O da insanlığı kurtarmak istiyor mu?
+Evet.
-Nereden biliyorsun?
+Altını çizdiği cümlelerden.
''İçinizde fırtınalar koparken, dışarıya günlük güneşlik havası veriyorsunuz ya, yapmayın...
Bırakın hak edenler fırtınadan nasibini alsın...''
"Güçlüler her zamankinden daha zalim, ezilenler her zamankinden daha güçsüz. Çocuklara kıyıyorlar hocam, çocuklara kıyıyorlar. İnsanlığın başına daha kötü ne gelebilir ki?"
Kolektif
Sayfa 26 - Ocak-2017
144 syf.
·Beğendi·10/10
YouTube Üzerinden "10 Kasım Ölümün Değil, Ölümsüzlüğün Günü" videomu izleyebilirsiniz;
https://www.youtube.com/watch?v=GKo-S1yghSY
______________________________________________________________
“Ölümün bitmeyen ufkunda yatarken gene sağ,
Bir avuç toprak olurken gene yüksek, gene dağ…”
***
Dolmabahçe sarayı her zamankinden daha sessizdi,
En yakın arkadaşlarının gözleri dolu dolu ona bakıyorlardı,
O günün sabahında herkeste bir huzursuzluk vardı,
Etrafı kalabalık değildi,
Ayağa kalkacak diye umutla bakıyorlardı,
Tüm heybetine rağmen, sessizce uyuyordu,
Trablus’ta, Çanakkale’de, Sakarya’da düşmanı titreten o mavi gözler canlansın diye bekliyorlardı,
Kocatepe’de ki o meşhur fotoğraf akıllarına geliyordu,
Çocukluk arkadaşı ve yaveri, onun yanından ayrılmayan can yoldaşı Salih Bozok odasına gitmişti,
Eğer Atatürk’ü ölürse, dayanamazdı, o da ardından ebediyete gidecekti,
Onsuz bir dünya yaşanılır değildi,
“Bana ‘ölenle ölünmez’ diyorlar. Ben ölenle ölmüyorum ki… Yaşayamadığım için ölüyorum! Siz, oksijensiz bir dünyada yaşayabilir misiniz? İşte Mustafa Kemal Paşa benim hayatım için bir oksijendi. Bugüne kadar geçen hayatımı nasıl Mustafa Kemal Paşa’ya adamışsam, bundan böyle geçecek hayatımı da Mustafa Kemal Paşa’nın buyruğunda geçirmeliyim.” diyecekti,
***
19 Mayıs 1919 günü Samsun’a çıktığında bir milletin yazgısı değişecekti,
Selanikli küçük Mustafa,
Zübeyde Hanım’ın Sarı Paşası vatanı uğruna gerektiğinde canını vermek için yola çıkmıştı,
O günden bugüne yeni bir ulus doğacaktı…
Atatürk komadaydı…
Bilinmeze doğru bekleyiş sürüyordu,
Saat 09.00 olduğunda göğsü hızla inip çıkmaya başladı,
Dünyadaki son 5 dakikasına gözleri kapalı giriyordu,
Dışarıda bütün bir ulus, endişe içinde radyo başında bekliyordu,
Savarona, son bir saygı duruşu için Dolmabahçe önüne demirlemişti.”
Savarona’yı Türkiye Büyük Millet Meclisi Atatürk’e hediye etmek için almıştı,
Ertuğrul Yatı ile bir kaza atlatılmış, daha büyük bir yat alınması kararı alınmıştı,
Savarona hazır olduğunda Atatürk hazır değildi,
“Bir çocuk oyuncağını bekler gibi bu yatı beklemiştim. Mezarım mı olacak bu tekne benim?" demişti.
İçerisinde sadece 55 gün kalabilmiş, hastalığı şiddetlendiği için tekrardan Dolmabahçe’ye taşınmıştı,
Herkes dehşet içindeydi.
***
Kılıç Ali;
"Hayatına kastedilmemesi için icabında canımızı fedaya azmetmiş olduğumuz büyük Atatürk gözümüzün önünde güpegündüz fani hayata veda edip gidiyor, herkes ellerini kavuşturmuş, büyük bir acz içinde tazimkârane bir vaziyet almış duruyor ve kimsenin elinden bir şey yapmak gelmiyordu. Aman yarabbi... Adeta dehşet içindeydik.” diyecekti.
Saatler ilerliyor, hiçbir şey iyiye işaret etmiyordu,
Bir ara Hasan Rıza dayanamayarak, Kılıç Ali’ye büyük bir teessür içinde;
“Kılıç bak, koca bir tarih göçüyor” diyecekti.
Mustafa Kemal Atatürk,
57 yıllık yaşamına;
11 Savaş,
24 Madalya,
7 Nişan,
13 Yazılmış Kitap,
1 Ülke,
Ve Milyonlarca özgür İnsan sığdırdı…
Dünyaya ise, barışçıl bir ülke bırakarak,
“Yurtta Barış, Dünyada Barış” İlkesini kazandırdı.
***
10 Kasım… Saat tam 9'u 5 geçiyordu.
Hasan Rıza Soyak:
"Birdenbire gök mavisi gözleri açıldı ve sert bir hareketle başını sağa çevirdi. Ben de artık hıçkırıklarımı zapt edemedim. Diz çöktüm, sağ elini ellerimin içine aldım. Öptüm ve yüzüme sürdüm." diyecekti.
Türkiye Cumhuriyetimizin kurucusu Atatürk’ümüz ebediyete intikal etmişti,
Koşuşturmacalar ve hıçkırıklar,
Göz yaşları birbirine karışmış, herkes ne yapacağını şaşırmıştı,
Olduğu yerde kala kalanlar,
Yere düşenler…
Kolay değildi, hiçbir zaman hazmedilmedi,
Onunla birlikte bir ömür geçiren arkadaşları, onsuzluğun ne demek olduğunu bilmiyorlardı…
***
Muhafız Komutanı İsmail Hakkı Tekçe, Atatürk’ün elini öptü ve yorganın altına koydu. Prof. Dr. Mim Kemal Öke Atatürk'ün açık gözlerini kapattı. Dr. Kâmil Berk de "G.M.K." (Gazi Mustafa Kemal) markalı beyaz bir mendille çenesini bağladı.
Evet, 10 Kasım günü Saat 9’u 5 geçe, Atatürk vefat etmişti.
***
Radyolar, Atatürk’ün ölümünü duyurduğunda,
Tüm ülkede hayat durmuştu,
Kendilerini yollara bırakanlar,
Ağlayanlar,
Feryat edenler,
İnanmayanlar…
Hüzün çökmüştü ülkeye,
Kolay değildi,
Atatürk artık bu dünyaya veda etmiş,
Halkı öksüz kalmıştı.
***
Can yoldaşı, yaveri Salih Bozok odasına gidecek,
Bir mektup kaleme alacaktı,
Daha sonrasında Dolmabahçe de bir silah sesi duyulacaktı,
Onsuz yaşamayı bilmediğini söyleyecek,
Atatürk’üne kavuşmak için kurşunu kalbine sıkacaktı,
Ölmeyecekti,
Hesapları tutmayacak ve hastaneye kaldırılıp tedavi olacaktı,
Bu bağlılık başka bir bağlılıktı,
Mustafa Kemal ile yaşayanlar onunla olmayı biliyorlardı ama,
Onsuz bir yaşam tarzına hazır değillerdi,
Ne en yakını hazırdı, Ne silah arkadaşları,
Ne Çankaya, Ne Dolmabahçe,
Ne Sakarya, Ne Kocatepe,
Ne Çanakkale, Ne Trablusgarp,
Ne Ankara, Ne İzmir, Ne İstanbul, Ne Eskişehir…
Dünya dahi hazır değildi.
***
En yakınında bulunmuş olan Falih Rıfkı Atay 11Kasım’da,
“En mesut Türkler, Atatürk yaşarken ölmüş olanlardır. Ömrümüzün ve Türk tarihinin en acı yasını tutmak talihsizliği bize düştü.” diyecek ve acının yüreklere kor alev gibi düşmüş halini tasvir edecekti.
***
Bu büyük adamın ölümüne Dünya ağlayacak,
Saygı yarışına girişecekti,
Savaş esnasında dahi düşmana düşmanlık etmeyen Atatürk,
İzmir İşgalden kurtulduğunda önüne serilen Yunan bayrağını yerden kaldırtacak,
Başkalarının yaptığı hatayı yapmayacak ve zamanı geldiğinde Dünyaya Barış temsilcisi olarak Nobel’e aday gösterilecekti,
Dönemin Yunanistan Başbakanı Eleftherios Kyriakou Venizelos onu Barış Elçisi olarak Nobel adayı olarak önerecekti,
https://ibb.co/m99KSq
Dünyanın Saygı duyduğu Başkumandan satırları 10.Yıl Marşında hak ettiği için ona ithaf olunmuştu.
***
16 Kasım günü, hazırlanan program dahilinde Atatürk’ün aziz naaşı ziyarete açıldı,
https://ibb.co/mqttLA
Büyük topluluklar ziyaret etti,
Herkesin göz yaşı durmadan akıyor, dünya ağlıyordu,
Radyolar kesintisiz yayın yapıyor,
Sabah ve akşam olmak üzere gazeteler basılıyordu,
Halk her gün daha fazla kalabalıklaşıyor ve ziyaretin sonu gelmiyordu,
Son bir kez olsun ona yürekleri ile dokunmak istiyorlardı,
Söylediği gibi “Naçiz vücudu elbet toprak olacaktı” lakin,
“Türkiye Cumhuriyeti İlelebet Payidar” kalacaktı,
Gençlere güveniyordu, gençlik onun yolundan vazgeçmeyecek,
Geliştirerek ona olan borçlarını ödeyecekti,
Atatürk’ün hatırası önünde dinmeyen gözyaşları 17 Kasım günü de devam edecekti,
Sabah erkenden tüm şehir yollara akın etmiş,
Yüzlerinde asil bir ıstırabın gölgesi vardı,
19 Kasım günü hazırlanan protokol ile naaş Ankara’ya defnedilecekti,
Gerçekleşmesi kolay olmayacak,
Akın akın gelen insanlar Atatürk’ünü kolay kolay İstanbul’dan uğurlamayacaktı.
***
Behçet Kemal Çağlar o günü şöyle anlatacaktı;
“Yolun kenarındaki setler insanlarla dolu. Hıçkırıktan arabanın ve ayakların sesleri duyulmaz oldu.
Bütün millet ağlıyor sözü ilk defa benzetme olmaktan çıkmış,
https://ibb.co/grGDLA
Bütün yollar adeta bedenden bir dağ, baştan bir nehir.
https://ibb.co/b5wf0A
Fındıklı'dan ayrıldık. Kenarlarda sıralanmış mektepler, sokaklar dolmuş,
https://ibb.co/j6itLA
halk cadde kenarındaki ev ve dükkânları hınca hınç doldurmuş, kalabalık,
ağaç üstlerine ve minare şerefelerine tırmanmış kimseler dövüne dövüne,
hıçkıra hıçkıra ağlıyorlar.”
Kortej, Tophane ve Fındıklı arasından geçerken
feryat ve çığlık seslerinin çok artmasından dolayı kortejin güvenliğinden sorumlu Fahrettin
Altay, tabutu taşıyan top arabasını geçici süre durdurma gereğini hissedecekti,
***
Atatürk’ün naaşı Sarayburnu’ndan, Zafer Torpidosu’na,
oradan da naaşı İzmit’e götürecek olan Yavuz zırhlısına konuldu.
Atatürk’ün naaşı’nın Yavuz’a konulması sırasında ona yabancı devletlere ait savaş gemileri ve
töreni denizden takip etmek isteyenler için belirlenmiş vapurlar da eşlik etmiştir.
Yavuz zırhlısı, Atatürk’ün cenazesini aldıktan sonra, arkasında Hamidiye, Zafer,
Tınaztepe ve iki denizaltı gemisi ile Savarona,
Sancağında İngiliz dretnotu, bunu takiben Sovyet, Alman, Fransız, Yunan, Romen savaş
gemileri, üstünde uçak filoları ile Marmara açıklarına doğru ilerlemeye başladı.
***
Atatürk’ün cenaze töreni için yabancı savaş gemileri de gelmişti.
İngiltere’den Malaya, Sovyetler Birliği’nden Moskova,
Romanya’dan Regina Marina, Fransa’dan Emile Bertin,
Almanya’dan Emden, Yunanistan’dan Hydra gemileri vardı.
Naaşın taşınması ve Ankara’ya götürülmesi ile ilgili çok detaylı bir program hazırlanmış,
Harfiyen uygulanmıştır,
Planlanmayan ve örgütlenmeyen tek program HALKTIR,
Halk ona olan saygısını derinden ve tüm gerçekliğiyle sunuyordu,
***
Ankara Büyükelçisi Sir Percy Loraine İngiltere’ye gönderdiği raporda;
“Onun için gerçekten yas tutuluyor. Cenaze törenleri sırasında sıradan insanların (Halkın) samimi üzüntüsü kolayca anlaşılıyordu” diyecekti,
***
Atatürk’ün cenaze töreni, farklı kamplarda yer alan ülkeleri bir araya getiren bir zemin oldu.
Neue ZürcherZeitung adlı İsviçre gazetesi, cenaze töreninde ortaya çıkan tabloyu şu şekilde tasvir edecekti;
“Atatürk’ün cenaze töreni, onun son zaferi oldu. Tabutunun önünde karşıtlarının hepsi sessiz kaldı.
Türk ve Alman askerleri, tabutunun arkasında bir sırada yürüdüler; bir diğer sırada Stalin ve Hitler’in
temsilcileri yan yanaydılar; hem Valencia hem de General Franco çiçek yollamışlardı. Tabutun
önünde Faşistler, Demokratlar ve Komünistler eğildiler.”
***
Bunların hiçbiri zorla yapılmıyordu,
Bu saygı kazanılmıştı ve sadece gösterilmesi gerekiyordu,
Hak ettiği saygıya ebediyete intikal ettiğinde de ulaşacaktı,
Matem havası ülkeyi ve dünyayı sarmıştı,
Yerli ve yabancı basın tüm olanakları ile yayın yapmaya ve duyurmaya çalışıyordu…
***
Yavuz zırhlısı, saat 19.30'da İzmit Mayın İskelesi'ne yaklaştı.
Cenaze, burada binlerce İzmitli tarafından karşılandı.
İzmit’te de tören düzeni ve güvenlik önlemleri önceden alınmıştı.
Yavuz zırhlısından alınan Atatürk'ün naaşı, tren istasyonuna götürüldü.
Atatürk'ün tabutu, sağlığında yurt gezilerinde kullandığı beyaz renkli vagona konuldu.
Atatürk'ün tabutunun konulduğu tren, saat 20.30'da İzmit'ten ayrıldı.
Tren, İzmit’ten sonra geçtiği bütün istasyonlarda yavaşlayarak;
Bilecik, Eskişehir, Polatlı ve Etimesgut’tan sonra Ankara’ya ulaştı.
Hat boyunca, trenin geçtiği yerlerde, halk, geç saate aldırmaksızın, kimi zaman ellerinde meşalelerle, treninin geçişini izlediler.
Atatürk’ün naaşını taşıyan tren, 20 Kasım 1938 günü saat 10.03'te Ankara garına ulaştı.

***
Onu anlamak için okuyun,
Araştırın,
Öğrendiklerinizi tartışın, yeni fikirler edinin,
En sevdiği şey, fikirler üzerinden tartışmaktır.
Onun sohbetlerinde ona yalakalık edene değil, ona fikir beyan edene saygı gösterirdi,
Cephede kitap okurdu, bu imkanlar dahilinde sen de onu oku ve öğren,
Yaşadığın Cumhuriyeti ve Kurucusunu tanımanın tek yolu araştırmaktır,
Vazgeçme, yılma, yorulma, bıkma, pes etme,
Sayfalarca oku,
Saatlerce dinle,
İlk önce onu ve ne yapmak istediğini anla,
Sonra farklı bir gözle bak,
İşte o zaman memleketin her bir toprağı gözüne başka gelecektir,
Yürüdüğün yol; asfaltın ötesine geçecek,
Dokunduğun ağaç anlam kazanacaktır,
Cumhuriyet döneminde yoklukla yapılan her yapı gözünde büyüyecek,
“AZ ZAMANDA” Yapılan “ÇOK ve BÜYÜK” işlerin neler olduğunu anlayacaksın,
Fikri HÜR, Vicdanı HÜR yetişeceksin, bu senin ödevindir; geliştireceksin,
Falih Rıfkı Atay’ın dediği gibi,
“Çünkü o sensin artık. O sende sağdır!”
***
Atatürk’ün izinden değil, Yolundan gidin…
Neyi nasıl yaptığını, neler yapmak istediğini anlayın,
Onun izi 10 Kasım 1938 günü Saat 09:05’te ebediyete intikal etti,
Onun yolu 10 Kasım 1938 günü saat 09:06’da bize armağan oldu.
Yolun, yolumuzdur,
Açtığın Yolda, Gösterdiğin Hedefe!
***
Sözümüz Söz;
(…) memleketin dahilinde, iktidara sahip olanlar gaflet ve dalâlet ve hatta hıyanet içinde BULUNMUŞ OLSADALAR DAHİ, Hatta bu iktidar sahipleri şahsi menfaatlerini, müstevlilerin siyasi emelleriyle tevhit ETSELER DAHİ, Millet, fakr-ü zaruret içinde harap ve bitap düşmüş OLSA DAHİ…

İşte, bu ahval ve şerait içinde dahi vazifeMİZ, Türk İstiklâl ve Cumhuriyeti'ni kurtarmaktır! Muhtaç olduğuMUZ kudret, damarlarıMIZdaki asil kanda mevcuttur!
***
Sevgi, Saygı ve Özlemle Anıyorum.
Ruhun Şad olsun;
Başkomutanım, Mareşalim, Komutanım, Gazim, Paşam, Mustafam, Kemalim, ATATÜRKÜM!
***
Bu özel baskı kitabı mutlaka temin edin ve o günlere dönüp yaşananları gözlerinizle görün. Maneviyatınızı güçlendirin, halkın matem havası içinde Atatürk'ünü nasıl son yolculuğuna uğurladığına tanıklık edin.
https://ibb.co/i6uy3V
***
Fikirler ÖLMEZ; Fikirlere Bağlılık Gerekir...
https://www.youtube.com/watch?v=mB96DMkHCzo
"Atatürk olmak mümkün değil ama Atatürk gibi düşünmek mümkündür."
200 syf.
·9/10
"Zulüm bizdense, ben bizden değilim."
(Rachel Corrie)

"Bilirsiniz: İnsandan daha uzun yaşar kemikleri. Dillerini ne kadar toprağa gömerseniz gömün, kelimelerin kemiklerini örtecek toprak yoktur. Gün gelir, yazılır, söylenirler." Syf:14


Kitap yirmi üç yazarın hikayelerini, Murathan Mungan tarafından seçilmesiyle oluşturulmuş. Hikayelerde konu edinilen şey, kitabın adından da anlaşılacağı gibi, 'Dersim'... Dersimde ölenlerin, ölenin yakınlarının, öldürenlerin, öldürenlerin yakınlarından aktarılmış hikayelerin, yazarlarımızın bakış açısıyla ve edebiyatlarıyla buluşmuş olduğu bir kitap. Acının, hayatın çok acı tasvirleri mevcut satırlarında. Bir kaç adım sonrasını tahmin edebildiğiniz hikayeler var; 'Allah'ım ne olur böyle olmuş olmasın' diyorsunuz. Sonrasında keşke öyle olsaydı, böylesi daha acıymış dediğiniz anlar olacaktır. Yani birini, çok eksik bir yanı kalmayan bir diğer acıya yeğ tutacaksınız. Bu tür kitapları ya hiç kimse okumasın, ya da herkes okusun da, en azından acıları bölüşelim. Şayet tek insan yüreği kaldırmıyor bu kitabı okumaya. Bi tecrübe sabittir. Acıyan yerlerimi kitabı bitirebilmek adına, bir süre uyuşturmak zorunda kaldım. Subay kocasının yaptıkları yüzünden kafasına sıkan anneyi mi dersiniz, henüz on yaşında tecavüze uğrayanını mı, mermi pahalı diye önce silah dipçikleriyle, sonra o da zarar görmesin diye meşe kütükleriyle dövülürek öldürülen çoluk çocuğu mu, hangi birini anlatayım?

Bu tür durumlardan etkilenenler için, geceleyin okumayı hiç düşünmeyin derim. Abartısız söylüyorum; bir an sızlayan kalbimin acısından öleceğim gibi hissettim. Belki de ilk defa bu tür kitapları okuduğumdan ötürüdür bilemem ama, okurken çok fazla duygusallaştım diyebilirim. Gece, en fazla duygusallaşmaya müsait bir vakit olduğundan tavsiye etmiyorum. Yazarlar içerisinde yeni yeni tanıştıklarım oldu. Önceden tanıdıklarım da vardı. Hikayeleriyle dikkat çeken isimlerin başında; Behçet Çelik, Ayfer Tunç, Burhan Sönmez -ki bu hikayeyi okuyan çok şaşıracağı bir başka isimle de karşılacaktır- ve Şule Gürbüz vardı. Şule Gürbüz'ü bundan önceki incelememi okuyanlar az çok bilir, bilmeyenler için de buraya bırakayım;
#33340886

Giderek insanlığa karşı olan inancım kaybolmakta. Aklı ermez yaşta bir çocuk gibi davranan hükümetler, birbirine diş geçirme politikası güden devletler-kurumlar, yarış atından farksız bir yaşama maruz bırakılanlar, guruplaşmalar, guruplar arasındaki farklılıklar, farklılıkları hazmedememe ve kendine benzetme isteğinden ötürü yitirilen saygı... Her biri ayrı bir sorun teşkil etmekte. Arkadaşlık ve aile ilişkilerine kadar inebilen sorunlar, birbirinin arkasından kuyusunu kazanı mı dersin, her türlü entrikaları çevirip yüzüne güleni mi...(çoğaltılabilir)
Ne için ve neden olduğunu bile bilmeden ölen, öldüren insanlar üretmekten başka bir işe yaramayan bir hal aldık, alıyoruz... Ee, peki sonuç?

''Savaş bir gün biterse kendimize şunu sormalıyız: Peki ya ölüleri ne yapacağız? Neden öldüler?'' 
(Cesare Pavase)

Ben söyleyeyim, bu yaşadığımız tüm zorluk ve hezimet; karnı tok, sırtı pek 'kodamanoğullarından' başkasına yaradığı yok. Onların ekmeğine yağ sürmekle meşgulüz... İstersek ve gayret edersek bunların üstesinden gelebiliriz demeyi çok isterdim.

Tarih, bu sefer gerçek yüzünü gösterdi bana. Acıyı, ölümü, kanı ve halkın psikolojisine yer verdi satırlarında. Yazılan çizilen çok şey var da... Yazanı, çizeni; galip gelenler, zafer elde etmişler ve gücü elinde bulunduranlar olduğu için, mazlumdan, zayıftan, yenik düşenden hiç haberimiz olmuyor... Mungan'ın deyimiyle,
'Resmi tarih hegemonyasının, dilinin, söyleminin, red ve inkar politikalarının, geniş kesimlerin gerçekleri bilme, öğrenme tutkusu, adalet arayışı ve vicdani gereklilikler karşısında gün günden zayıf düştüğü bir dönemden geçiyoruz." Syf:11

Yaşamım boyunca tecrübe ettiğim ve beni memnun kılacağına inandığım bir şey varsa; 'SORGULAMAK'tır. Kimi ve neyi olduğunun hiçbir önemi yok. Gayem hakikati öğrenmektir. Ve bunu Descartes'in metoduyla,
"Eğer gerçeği gerçekten bilmek istiyorsan, yaşamında bir kez olsun her şey hakkında şüphe et."
Ve gerçeği öğrenmemin bana getirisi yanında, kaybetmiş olduğumun çok bir önemi kalmıyor.

Çünkü şuna inanırım;
“Evrendeki en büyük ziyan, sorgulama yeteneğini yitirmiş bir beyindir.” Albert Einstein

Saroyan'dan şu alıntıyı da buraya bırakıyorum;
"İnsanları insanlık dışına çıkaran, izleyen diğer
insanları insanlıklarından utandıran olaylara bakarken, sorunu, bozukluğu, çıldırmışlığı ve benzeri tüm olumsuzlukları şu ya da bu halkın değil, tüm insanlığın mayasında görüyorum."
Sanırım daha fazla söze gerek yok...

Mungan etkinliği kapsamında okuduğum bu kitap, 23 farklı kalemin lezzetiyle buluşturdu beni. Her ne kadar tattığım lezzet acıysa da 'iyi ki okumuşum'.Bunun için etkinliği düzenleyen https://1000kitap.com/nausicaa teşekkür ederim.

Bugün tanışmış olduğum bu parçayı, kitabın anısı ve kefensiz ölülerin saygısı için buraya bırakıyorum;

https://youtu.be/5KaTlELBFmI
112 syf.
·Puan vermedi
9 ay içinde bulunup Sisifos mitindeki gibi bir yük olduğum, doğum sırasında ayaklarımın ters gelmesiyle birlikte sezaryene mecbur bıraktığım, evde sataşacak kimse bulamadığım anda türlü şapşallıklar yapıp bunalttığım o yüce insana...

Tersten bakardım sana küçükken, hala da bazı konularda düşünsel olarak öyle bakıyorum anne.

https://i.ibb.co/dbknPF6/IMG-8683.jpg

Senin kendi taşındığın evin içinde senin oğlun bir evlat gibi dev bir kitaplığı büyütüyor, bilgileriyle ve deneyimleriyle mama veriyor ona. Bazen onun susmaması için bilinç emziğini bile bile takmıyor. Bir insan torunlarını umursamaz mı? Neden o kadar emek vererek besleyip büyüttüğüm kitaplığımın yüzüne bakmıyorsun annecim?

Peki, hatırlar mısın? Senle beraber Oyuncak Hikayesi kitabını okurduk. Woody ve Buzz Lightyear ile birlikte sayısızca defa senin sesinle uyuyakalırdım. Sen artık o kadar çok sıkılırdın ki, bazen sayfaları atlardın ben ise bazen anlardım bazense kaçırırdım. Bu aynı yediğim yumurtalara senin peynir katman gibiydi, onu da bazen anlayıp yemezdim bazen de yiyip geçerdim.

https://www.resimag.com/p1/5890c85a209.jpeg

"Farkında mısın birbirimize ne kadar benziyoruz anne?"
Murathan Mungan

Sonra yollarımız biraz ayrıldı anne. Sen kolay olanı ve sana rahat geleni sevmeye devam ettin fakat benim yolum birazcık ısırgan otlarıyla dolu bir yola düştü. Sen beni tertemiz doğurdun fakat ben senin yüküne saygısızlık ederek o tertemizliği pislettim. Ama...

"Kolay olanı herkes sever anne, iş ısırgan otunu sevmekte..."
Murathan Mungan

Ama anne! Büyüdüm artık ve seni anlatan, senin kıymetini bilen, senin taşıdığın dünyalarca yükü bir Atlas gibi sırtında taşıyan yazarlar tanıdım. Didem Madak'tı onlardan biri:

"Sevgili anneciğim,
Binlerce kez açıldım, binlerce kez kapandım yokluğunda
Kocaman bir dağ lalesi gibi."
Didem Madak

Neyse be anne, senle Woody'yi, Buzz Lightyear'ı ve onların bulunduğu evi konuştuğum zamanları özledim işte. Hani Orson Welles'ın Yurttaş Kane filminde "Rosebud" adındaki kızağıyla kaydığı çocukluk ve masumiyet zamanlarını özlemesi gibi ben de seninle sen olabildiğim zamanları özledim. Sanırım her yaşın oyuncağı kendisine özel oluyor, eskiden somut oyuncaklar verirlerken bize, şimdi soyut oyuncaklar ediniyoruz kendimize. Artık çek bırak arabalarım gibi olan duygularım, kurmalı oyuncaklar gibi yaşayan planlı bir hayatım, demir uçaklarım gibi istediğim yerden yine istediğim yere götürebileceğim bir bedenim ve sana olan bağlılığım eskisi gibi olmadığı için yeni dönem sosyal medya mahallesi çocuklarıyla yaptığım tartışmalarda kaybettiğim tasolarım var...

"Bana böylesi garip duygular
Bilmem niye gelir, nereye gider?
Döndüm işte: acı, yüreğimden beynime sızar
Bugün de ölmedim anne..."
Ahmet Erhan

Biliyorum, bu bile anlatamadı Oyuncak Hikayesi'nin güzelliğini. Çünkü Woody ve Buzz Lightyear da cansız bir nesne sanıldıkları için duyguları yok diye düşünüldü. Oysaki onların da kendi aralarında yaşadıkları bir hayatı vardı, onların da içinde oyuncak olarak yaşamaya devam ederken birilerine bağlılık hissettiği noktaları vardı. Hatta biliyor musun anne? Ben büyürken biraz Yunan mitolojisi de öğrendim ve orada Tantalos diye bir amca vardı. Tanrıların ona verdiği ceza yüzünden uzanmaya çalıştığı her yiyecek, uzanmaya çalıştığı her su birikintisi anında çekilirdi. Sen benim Tantalos'um oldun anne.

Sana çok sevdiğim bir şarkının nakarat kısmını hediye ediyorum. Bugün senin günün olduğunu biliyorum fakat ben bu günü istisnalaştırdığım kadar diğer günlerde seni unuturum. O yüzden iyisi mi bu yazıyı çok uzatmayayım ve seni o yüce kadınlığınla başbaşa bırakayım:

"Anne, bilmediğin bir tarafım var
Fotoğraflarındaki gülümseyen çocuktan farklı
Bazı kararlar aldım
Bazıları yanlış, bazıları doğru
Şimdi geceleri uyurken yabancılar numaramı arıyor
Ama onlar da günahkarlar
Ve beni sadece daha da kötüleştirecekler
Gitmeme ve yoldaki bir delikten aşağı
Bir kuruş gibi yuvarlanmama izin verme..."
Semrâ Sultân
Semrâ Sultân Sultan İkinci Abdülhamid Han Hakkında Meşhurların İtirafları'ı inceledi.
120 syf.
·10/10
Selâmün Aleyküm,

"Sultan Abdülhamîd Han'ı anlamak her şeyi anlamak olacaktır."

'Sultan İkinci Abdülhamîd Han Hakkında MEŞHURLARIN İTİRAFLARI' isimli kitabımız dört kısımdan oluşmaktadır.

1. Kısım: Husûsî ve Siyâsî Hayâtı
2. Kısım: Sultan İkinci Abdülhamîd Han Düşmanlığı
3. Kısım: Sultan İkinci Abdülhamîd Han Hakkında Meşhurların İtirâfları
4. Kısım: Hakkında Söylenenler

Kitap, Osmanlı Devleti'nin en kritik bir devrinde otuz üç yıl hükümdarlık yapmış olan Sultan Abdülhamîd Han'a karşı yapılan ağır suçlamalar ve haksızlıklar karşısında sürgün edilmesi, sürgün esnâsında Sultan Abdülhamîd Han'a karşı edilen tehditler, vefâtı ve sonrasında Sultan Abdülhamîd Han'ın tahttan inmesine muhâlefet olan bâzı zâtların muhâlefetlerinin yanlış olduğunun farkına varmaları ve bundan dolayı pişman oldukarını itirâf etmelerinden oluşuyor..

Osmanlı arşivinden kaynakları ile bizlere sunulmuş hakîkatler..

Hayırlı okumalar diliyor, kitabın okunmasını kesinlikle tavsiye ediyorum.
424 syf.
·2 günde·8/10
Gelirleriyle çocuklara kitap hediye ettiğim YouTube kanalımda sizin için sanata en iyi başlangıç kitaplarını önerdim ve bu kitabı da yorumladım: https://youtu.be/PegBH1HDrr0

"Her şey sanat için potansiyel bir konudur." Alain de Botton

Bu sitede bugüne kadar kültür ya da sanat ile ilgili pek inceleme paylaşmadım fakat mesleğim gereği bir sanatçı olmamdan ötürü artık bir şeyler yazmam gerektiğini anladım.

Mesleğim gereği bir sanatçıyım dedim, evet, yani mimarım. Fakat maalesef ülkemizde mimarlık, sanat tarihi, sanatçılık, ressamlık ve bunun gibi güzel sanatların içi o kadar güzel boşaltıldı ki doldurmak için elimizden hiçbir şey gelmiyor artık. Rant siyasetiyle günden güne yükselen sanat dışı üretimlerden dolayı sanat kaçacak yer arıyor. Bu da yetmiyormuş gibi sanat ve yetenek gerektiren moda, tekstil ve grafik tasarımı gibi bölümlerin içinden yetenek sınavları çekip alınıyor. Ne taraftan bakarsanız bakın, saçma, liyakatsizce ve bomboş şeyler bizim günlük atmosferimizi oluşturuyor.

Oysaki Umberto Arte ile Sanat kitabı öyle mi? Umberto Arte'nin atmosferinde Van Gogh'un yaşayan canlı çizgileri, Leonardo da Vinci'nin sürekli aradığı kusursuzluk ve tamamlanma hissi, Caravaggio'nun ışık ve gölge ressamcılığını başlatması, Rembrandt'in kutsal metinleri ışık ve gölge ressamcılığıyla resmetme başarısı, Dadaistlerin sanat karşıtlığı, Klimt'in kadın bedenini yüceltmesi ve erkeği kompozisyon dışı bırakması, Holbein, Picasso, Bosch ve nice kaliteli sanatçının düşünceleri var.

Hele ki bu kitap sayesinde bir isim keşfettim, onun adı Käthe Kollwitz. Yani şu linkteki tabloya sadece bir bakar mısınız?
https://uploads5.wikiart.org/...d-1924.jpg!Large.jpg

Elinde sakladığı ekmeği bir çocuğuna gizlice yediren, diğer çocuğunun acılı bakışlarına maruz kalan bir anne bu. Dünyanın acılarına kayıtsız kalamayan, o kayıtsız kalamayışı renksiz bir şekilde ve diğer resimlerinde görebileceğiniz üzere savaş karşıtlığıyla da resmeden muazzam bir kadın ressam keşfetmiş oldum. Ayrıca bu resmi Borchert'ın Ekmek öyküsüyle de bağdaştırdığımı söyleyebilirim. Bizim bu tür olaylara karşı pek empati yapabileceğimizi düşünmüyorum, zira onlarca yıllık hayatımda ekmeksiz ve aç kaldığım 1 gün bile hatırlamıyorum. O yüzden ne Kollwitz'i ne de Borchert'ı tam anlamıyla içselleştirip onların dediklerine empati kurabileceğimi hiç sanmıyorum.

Aslında bazen sanatı ben de eleştiririm. Hatta dadaist yaklaştığım zamanlar bile olur. Berger'in Görme Biçimleri kitabında dediği gibi, nü kadın resimlerinin tamamen o zamanki iş adamlarının o tür tablolar altında kadınları ne kadar ezdiklerini kanıtlamaları açısından yapıldığını öğrendiğimde bu yaklaşımım daha da güçlendi. Tablolar o kadar inanılmaz fiyatlara satılıyor ki, o milyonlarca liranın çok küçük bir yüzdesinin bile bende olmasını istediğim düşünceler içerisine girebiliyorum. Zira biliyorum ki, o kıçı kırık kayıtsız hayatların yansıtıldığı ve milyonlarca liraya satılan tablolardansa, kendimin hedefleri doğrultusunca oluşturabileceğim yüzlerce gülümseme tablosu var. Sanat galerilerinde sekülerlik denizi içerisinde boğulan ve sanatı tamamen satın alma güdüsüyle metalaştırıp içindeki duyguyu yok eden bütün düşüncelerin dadaistiyim.

Mesleğim sanatçılık demiştim, evet. Mimarlık, insanların etrafındaki mekanları ve boşlukları tasarlayabilmesi bakımından bilim, matematik, sanat, felsefe, psikoloji ve bunun gibi pek çok alandan beslenen, yaşam kalitesini artırmak için savaşan bir hayat biçimidir diye tanımlanır derslerde. Peki, gerçek hayatta öyle mi? Kendisine sanatçıyım diyen mimarların şantiyelerdeki işçileri hor görmesi, aşağılaması ve onlara üstten bakması, esas sanatçılar olan ressamların ve sanat tarihi mezunlarının çoğunun ülkede işsiz kalıp sanatlarını icra edememesi ve hiçbir şekilde değer görmemesi, yatay ve yeşil dostu bir mimari anlayıştansa tamamen birilerinin cebini doldurmaya dayanan beton dostu ve siyasi bir rant mimarisi varken ülkemizde neyin sanatından bahsedebiliriz ki?

Oysaki hepimiz sanat eserleriyiz, hepimiz bir mimari eserin farklı zamanlarda farklı üsluplarca tasarlanmış versiyonları gibiyiz. Her yaşımızda farklı düşünceler içerisine girip bambaşka kişiliklere sahip oluyoruz.

Gereken değeri lütfen gerektiği zamanda verin, bu kitapta da anlatıldığı gibi büyük sanatçılar çok genç yaşlarda ölmüşler ve neredeyse hiçbirine yaşarken değer verilmemiş. Dünya, iz bırakmak isteyen insanları sevmiyor. İz bırakmakla uzaktan yakından alakası olmayan, aptallık ve yeteneksizlikle harmanlanan insanların bu kadar değer gördüğü bir zamanın ruhunda, Rembrandt'ın, Van Gogh'un ya da Modigliani gibi sanatçıların ve Oğuz Atay, Robert Musil gibi edebiyat sanatçılarının yaşarken değer görmemeleri ne kadar da bir ağız dolusu küfürlük!

Kitaba 8 puan veriyorum çünkü kitap içerisinde pek çok yazım yanlışı vardı, bunları da yayınevine bildirdim zaten. Bunun dışında Hızır Teppeev, Halil Paşa, Osman Hamdi Bey, İbrahim Çallı, Sami Yetik gibi muhteşem ressamların da kitapta olmasını isterdim. Umarım kitabın devamı ve başka tarzlar, ressamlar içeren hali de gelir.

Tabii yukarıdaki iğneleyici laflarımdan hiçbiri bu kitabın yazarı olan Umberto Arte'ye değil. Selam olsun, değer görmemiş ve anlaşılamamış sanatçıları böylesine değerli bir çalışmayla bize aşılamaya çalışan büyük Twitter hesabı Umberto Arte'ye.
160 syf.
·Puan vermedi
Kitapta çeşitli bilim insanlarının cinsiyet farklılıklarıyla ilgili makaleleri yer alıyor. Konu olarak pek doyurucu bir kitap değildi. Bazı şeyleri yüzeysel olarak anlatıp geçistirmişler. Biraz daha zengin bir içerik beklerdim.

Bu makalelerden özet vermek gerekirse; aklın ve beynin cinsiyeti olup olmadığını araştırmışlar. Sonuç olarak erkeklerin kafaları daha büyük olduğu için beyinleride ebat olarak daha büyükmüş. Elbette ki bu durum onların daha zeki olduğunu göstermiyor. Zeka kişiden kişiye değişiklik gösterir. Kesinlikle cinsiyetle alakası yokmuş. Zekanın bile cinsiyeti var elbette. Kadın­ların sözel, erkeklerin sayısal alanlarda daha üstün oldukları araştırmaların diğer sonuçları. Bu nedenle kız çocukları erkeklere nazaran daha erken yaşta konuşmaya başlar. Aynı zamanda kekemelik gibi sözel zeka durumuna giren konuşma bozukluklarının erkeklerde daha çok görüldüğü saptanmıştır.

Diğer bir konu özgüven üzerine. Özgüvenin cinsiyeti erkekmiş. Erkekler genel olarak özgüven eksikliği pek yaşamıyormuş. Bunun nedeni ise tabi ki yine erkekler. Açıklama olarak şiddete uğrayan kadınlar çevreleri tarafından sıklıkla kocalarını kışkırttıkları şeklinde tepki görüp şeklinde suçlanırlar. Bu türden suçlamalar, kadının ve aynı evdeki kız çocuklarının özgüveni daha da zedeler ve gelecekte tepki verme kapasitesini daha da bozar. Erkek çocuklar ise kadına şiddeti kuşaktan kuşağa aktarma görevini üstlenir.

Son olarak cinsel özgürlük, boşanma, doğum kontrolü ve kürtaj gibi konularda feministlerin çok savaştığı konuda "İslami kurallara göre kadın vücudu dünya üzerindeki tüm diğer varlıklar gibi yaratıcısına, yani Allah'a aittir. Kadınlar vücutlarının kendilerine ait olduğunu iddia ederek dinin kendi­lerine sunduğu sınırların dışında bir cinsellik, kürtaj ve doğum kontrolü yaşayamazlar" diyor İslami bir bilim insanı.
176 syf.
·2 günde·Puan vermedi
Çarşı, Dünyada "Darbe"! yapmaya kalkışmakla yargılanan ilk ve tek taraftar gurubu!!!
Sizi gönülden tebrik ediyorum.
Ayrıca bir Beşiktaşlı olarak sizinle gurur duyuyorum.
Kitabı okumadan yorum yazdığım için kitapseverlerin affına sığınıyorum.
600 syf.
"Dünya malı neye yarar?
Dostluklarla yaşıyorum."
Zeki Müren
diyenlerin masalarda buluştuğu,şen kahkahaların atıldığı, efkârların tokuşturulduğu, 17.yy'dan beri "ne olacak bu memleketin hâli ?" diyenlerin demlendiği 500 yıllık bir kültürün adı rakıda buluşanların ansiklopedisi.

Şiirimize, edebiyatımıza, müziğimize, giderek en genel anlamıyla kültürümüze sinen anason kokusunu altmış yazarın ,yüze yakın anason severlerin katkısıyla oluşturulmuş bir eser.

Masalarına oturamadıklarımızın, efkârlarına ortak olmadığımız sevdiğimiz o kadar yazara, sanatçıya misafir ediyor ki eser sizi içmeden kafasını yaşatıyor size.Safiye Ayla'yı dinletiyor kâh Nazım Hikmet ve dostlarıyla , kâh Atatürk'ün kaldırdığı kadehlerle ; sonra bir bakıyorsunuz Kürdün Meyhanesi'ndeniz Orhan Veli, Cahit Sıtkı, Melih Cevdet,Nurullah Ataç'lar etrafınız yazarlar, şairler, ressamlar ya onlara kulak kabartan ayyaş bir müşteri ya da kadehlerini dolduran sâki oluyorsunuz , ordan bir dal sayfa daha çeviriyorsunuz , Neşet Baba'nın bozkırın tezenesinin sazı çınlıyor kulaklarımızda " Ben melamet hırkasını kendim giydim elimle, ârı namus şişesini daşa çaldım kime ne Haydar Haydar " diyerek bir daha vuruyorsunuz rakı kadehini masaya. Müzeyyen Senar'sız masa olur mu diyorsunuz onun gibi fondipleyip o bardağı yere çalmak istiyorsunuz "Hey adaletine yandığımın dünyası !" diyerek, Süper Babanın Rasim Babası Abdullah Yüce ile hatırlanan yâre "Ölürsem kabrime gelme" diye sitem ederken elindeki kadehle 12 yaşında sahnelere çıkan Kibariye durur mu 12 Eylül'e inat sağının solunun Allah canını alsın canlar gitmiş be ,gidenlerin ardına "kim bilir bu gidişin dönüşü olacak mı , ah nasıl yollarına bakacağım kim bilir" 'i söyleyecek 1981 Trt yılbaşı programında. Kadehini yudumlayan Bülent ablamız atarını atıp "Çile bülbülüm çile , çileee aaaah çile bülbülüm Allah !" diyerek naralara attıracak güzel kafalara. Gönlü de kafası da güzel olanları biraz da şendirelim , sağa sola şu omuzları bir sallayım der İbrahim Tatlıses "rakı içtim şarap içtim sallandım aa cânım ohh" bu fasıl bitmez bu güzel insanlarka. Rakı gibi tadında bırakayım :) Rakısız yazamayan şairlere, yazarlara girmiyorum spoiler'dan ötürü.

Ee bunlarla mı kaldı eser sanıyorsunuz 200'e yakın markası içeriğinden , hangi şehirlerde yapıldığına, hangi rakının Alamancıların gönlüne su serptiğini; cila niyetine içilen biralar ; çilingir sofralarının rakıdan sonraki mihengi olan binbir mezenin tarifi, anason kokan şehirler ve mekânları bu mekânların müdavimleri; müdavimlerin jargonuna ait bütün sözler, kelimelerin açıklamaları.

Uzun zaman sonra okuduğum en keyifli, en donanımlı eserdi. Rakıyı hayatının bir yerinde tutan , bir büyüğe danışmadan yapamam diyenlerin o büyüğün hikayesinden haberdar olmak isteyenlere kesinlikle tavsiye ederim.

Tübekarlar siz okumayın canınız çekebilir, yeniden başlatır :)
285 syf.
Havva'nın mezarında :
Âdem : O her neredeyse , Cennet orasıydı.

Kendi hayatımdan demli bir inceleme olacak ilk kez. Öncelikle haksız eleştirilen gerçekten alıntıların birini bile hak etmemiş beylerden özür dilerim. Ancak unutmamak gerekir ki yazar ben değildim...

Çapkınlıkları üzerine romanlar yazılabilecek bir adamın ve fedakarlığıyla cennetin köşklerine yakışan , kendine ait olmayan bebekleri kendinin evladı gibi bakan mükemmel bir kadının kızıyım.Feminist ataklarım onun üzüntüsünü duyduğumda dünyadaki bütün erkekleri yakacak derecede nüksediyor. Oysaki hiç cinsiyetçi olmadım.Sosyal hayatımda erkek arkadaşlarım daha fazladır kadın arkadaşlarımdan oysaki. Mühim olan "insan" olabilemektir. Benim tanıdığım çok nadide abilerim, kardeşlerim var. Bırakın annelerini, bacılarını ; dışardan bir kadının acısına kayıtsız kalamayıp ortalığı darma duman eden. Eşinin ölümüyle bir daha evlenemeyen çocuklarının düzenini kurana kadar hayatla savaş veren anne yürekli adamlar... Evli bacısının uğradığı şiddete dayanamayıp elinden tutup bütün sülaleye meydan okuyan "Arkasında ben varım, kefenle gelişini bekleyemem!" diyen erkek kardeşler... 1k'da her türlü sapıklık yapan erkeği bizden önce linç eden haklarımızı savunan değerli, yüreği delikanlı abilerim ve kardeşlerim ... Bunlar gibi nice örnekler verebileceğim erkeklere hiç lafım olmadı . Kalp ve niyet önemli değil miydi cinsiyetçilikten öte.

Abuk subuk eleştiriler , hakaretler yazmadan önce bu düşüncelerimi de bilmenizi istedim.Özellikle hemcinslerimin. Ayşen Guruda'nın bir filmde şu repliği gibi " Duydunuz mu Vecihi bile sizden daha akıllı!"
" Duydunuz mu erkekler bile sizden daha akıllı !"demek istiyorum.Beyin denen şeyi o iki kiloluk yağı hergün fotograf değiştirmeye, bol emojili göz kanatan ileti yazmaya kullanmayınız lütfen ! Yazık!

Gelelim kitaba Kraliçe Elizabeth, Madonna, Lopez, Woolf, Christie, Monroe,Shakira ... gibi nice ünlü kadınların ve feminist ünlü erkeklerin alıntılarıyla donatılmış bir eser. Yer yer alıntılarda çeviriden kaynaklı anlatım bozuklukları olsa da keyifli , yavaş yavaş okunup nice kadın yazarla, iş kadınıyla tanışma fırsatı veren bir o kadar eğlenceli, bir o kadar düşündürücü , bir o kadar da üzerine eleştiriler yöneltebileceğiniz bir eser.

Kitaptan alıntılarıma ilerleyen günlerde devam edeceğim. Kitapla kalınız :)

" Beyni geliştirmenin tek yolu hiçbir fikre saplanmamak , tüm düşüncelere açık olmaktır."
John Keats

Yazarın biyografisi

Adı:
Kolektif
Unvan:
Yazar
Birçok yazarın biraraya gelerek oluşturdukları eserlerdir.

Yazar istatistikleri

  • 823 okur beğendi.
  • 24.845 okur okudu.
  • 2.186 okur okuyor.
  • 23.509 okur okuyacak.
  • 507 okur yarım bıraktı.

Yazarın sıralamaları