"Bir zamanlar (böyle diyorum çünkü bana öyle geliyor ki bu, sanki haftalar değil de yıllar önceydi), ben de herkes gibi insandım.Her günün, her saatin, her dakikanın kendince bir mânâsı vardı.Genç ve hayallerle dolu ruhum, hayatın sert ve ince kumaşını bitmek bilmeyen motiflerle işler; bu hayalleri, bir düzeni veya sonu olmaksızın birbiri ardına göz önüne sererek kendini eğlendirirdi.Genç kızlar, piskoposların göz alıcı şapkaları, kazanılmış savaşlar, gürültü ve ışık dolu tiyatrolar, sonra yine genç kızlar, geceleyin kestane ağaçlarının geniş dalları altında yapılan gezintilerdi bunlar.Hayal dünyam her zaman bir şenlik havasındaydı.İstediğimi düşünebiliyordum, özgürdüm.
Şimdiyse bir esirim.Bir zindanda zincire vurulmuş bedenim, aklım ise düşünce hapsinde.Korkunç, kanlı, amansız bir düşünce.Artık tek bir düşüncem, tek bir inancım ve tek bir gerçeğim var: İdâma mahkûm edilmiş olmak!
Ne yaparsam yapayım, bu cehennem azabı gibi düşünce hep burada,tepemde dikilen bir hayalet gibi, yalnız ve kıskanç.Sefilliğimi yüzüme vurarak bütün dikkatimi dağıtıyor, gözlerimi kapamak veya başımı çevirmek istediğimde buz gibi elleriyle beni sarsıyor.Zihnimin ondan kaçmak için sığınabileceği tüm şekillere bürünüyor, bana hitaben söylenen her sözün korkunç bir nakaratı gibi, benimle beraber zindanımın demir parmaklıklarına takılı kalıyor, uyanıkken gözümün önünden gitmiyor, tedirgin uykularıma sızıyor ve bir bıçak hâlinde rüyalarıma giriyor."