• Dolar kuru 26 Temmuz ile 8 Ağustos arasında yedi yüz altmış binden dört milyon sekiz yüz altmış bine çıkmıştı !
    Hans Fallada
    Sayfa 659 - Everest - Mart - 2015
  • 24 Ocak saat 20.55 de Elazığ ili Sivrice ilçesi merkezli yaşanan ve çevre illerin tamamında hissedilen 6.8 şiddetindeki deprem dolayısıyla başta Elazığ ilimiz olmak üzere tüm vatandaşlarımıza geçmiş olsun.

    Allah bir daha 17 ağustos acısı gibi acılar yaşatmasın. Çok geçmiş olsun
  • 160 syf.
    ·3 günde·Puan vermedi
    1879’da Musul'da doğan, el-Ubeydî lakabını Ubeydullah olan dedesinden alan, Muhammed Habîb El-Ubeydî, şair/hatip yeteneği yanında Farisî ve Türkî edebiyatı eğitimi almış, önemli bir simadır. İyi bir eğitim alması, onu Bab-ı Ali'de önemli yerlere gelmesine de neden oldu. Musul ve çevresinde doğduğu bu ortamda iyi eğitimle taçlandırması, ileri zamanlarda Musul için önemli görevlere sahip olup, önemli işler yapmasına ortam hazırlayacaktı.

    İlim almak için, 1910-1912 yıllarında İstanbul bulunmuştu. İlk siyasi faaliyeti 1914’te başlamıştı. Bu tarihte Suriye’ye gelerek, Salih Yafı Efendi, Salih eş-Şerif et-Tunusî gibi isimlerle İttihâd-ı İslâm siyasetinin önemli savunucuları oldu. Bu yıllar Birinci Cihan Harbin gerçekleştiği yıllar olması, el-Ubeydî’nin Suriye-Filistin Cephesine gelerek, İngiltere ve Fransa saldırılarına karşı halkı birlik bilinci oluşturmaya çalışmıştır. Üzerinde duracağımız “Payitahtta Nutuklarım” adlı eseriyle Cemal Paşaya ithaf ettiği risalesi, Suriye’de Cemal Paşa hakkında yazılan itiraflara cevap ve doğru olanı yazmak için bu dönemde yazmıştır. Bu cephe ortamında Cemal Paşanın yanında olan El-Ubeydî, halk ile Osmanlı askerlerinin arasında birlik ve yardımlaşmayı sağlamak için önemli görevler yerine getirmeye çalışmıştır.
    Cemal Paşa, önemli bir Osmanlı Subayı ve diplomattır. 6 Mayıs 1872’de Midilli'de doğmuştur. 1890’da Kuleli Askerî Îdâdîsi'nden ve 1893’de Mekteb-i Harbiye-i Şâhâne'den mezun olmuştur. Cemal Paşanın Birinci Cihan Harbi öncesinde yaptığı görevleri iki kısma ayıra biliriz. Birinci Meşrutiyet döneminde eşkıya takibi, demir yolları müfettişi ve askeri yollar inşasının çabuklaştırılması görevini kapsar. İkinci dönemi ise İkinci Meşrutiyetin ilanı yani 31 Mart Olayıyla başlar.

    “Payitahtta Nutuklarım” eserini hazırlayan Nevzat Artuç, kitabın giriş başlığında 31 Mart'ın hemen ardından Adana'da patlak veren ve binlerce kişinin ölümüyle sonuçlanan olayların yaralarını sarmak amacıyla, 1 ağustos 1909’da Adana'ya vali olarak atanan Cemal Paşa, yeni göreviyle asayişi sağlamaya çalışmıştır. Böylece İstanbul’dan Anadolu’ya ilk faal çalışmaları başlamış oldu. Adana da asayişi sağladıktan sonra İbrahim Hakkı Paşa Hükümeti, ikinci valilik görevi olarak, Cemal Paşayı 14 Haziran 1911’de Bağdat valiliğine tayin etmiştir. Geniş yetkilerle Bağdat’a gelen Cemal Paşa, bir yıl boyunca Bağdat’ta İngiliz etkisini kırmak, yanlış yönetimi düzeltmek için çaba göstermiştir. Bu süreç devam ederken, ortaya çıkan Birinci Balkan Savaşı ile Cemal Paşanın valilik görevinden Konya Redif Fırkası komutanlık göreviyle savaşa katılır. Cemal Paşa ayrıca bu savaşta yaşadıklarını ve tespitlerini bir kitap hâline getirerek, Sur Les Lignes de Feu (Ateş Hatlarında) adıyla 1914’te Paris’te kitap olarak bastırmıştır. Anadolu’da iki valilik görevini yapan Cemal Paşa, Adana’da önemli bir yönetim sergilerken Bağdat’ta ise fikirlerine ters düşen Kamil Paşa Hükümetiyle sorunlar yaşar.

    Kamil Paşa Hükümetinin ittihatçı karşıtı politikası sebebiyle Cemal Paşanın Talat ve Enver Paşalarla politik birlik kurmalarına sebep olur. Böyle zor günlerde önemli görevler yapan ittihatçılar ile Kamil Paşa Hükümetinin çatışması uzun süremezdi. Bu durumlar, 23 Ocak 1913’te gerçekleşen Bab-ı Ali Baskınına sebep olmuştur. İlk defa ittihatçılar, Osmanlı Hükümetine tam hakim oldular. Cemal Paşa ise asayişi koruma göreviyle muhalefetin darbe yapmasına engel olurken topluma yönelik çağdaşlaşma hamlelerini yapmaya çalışmıştır. Bu görevlerle, Cemal Paşa, ilk kez hükümette yer aldı.

    29 Haziran 1913’te ise İkinci Balkan Savaşında Edirne’yi de tekrar geri almak için büyük uğraşlar vermiştir. Osmanlının Birinci Cihan Harbine girmesiyle, Cemal Paşa Dördüncü Ordu Komutanı olarak Mısır Cephesinde ilk görevini yapmaya başladı. Bu görevle Ortadoğu’da ki ilk aktif görevi, şekillenen siyasi yapı acısından çok önemliydi. Ancak asıl görev yeri olan Suriye’ye 8 Aralık 1914’te giderek üç yıl dört gün tamamlayarak, başarılı bir şekilde bölgenin güvenlik ve asayişini sağlamaya çalışmıştır.

    Suriye’de Usûl-i Idâresini Arap, Türk, azınlıkta olan Ermeni, Dürzî ve Mârûnî vatandaşlarıyla çokça iyi geçinmiş, güvenlerini kazanmıştı. H. Edip Adıvar’a göre Cemal Paşa ittihatçılar arasında gayrimüslim vatandaşlara en fazla saygı gösteren şahıslardan biri olarak göstermiştir. Cemal Paşanın bu üç yıllık süre zarfında Habîb El-Ubeydî’nin bir nutkunda, Suriye için kaptanı bulunmuş gemiye benzetir.
    Habîb El-Ubeydî, “Payitahtta Nutuklarım” başlığı, altı başlıkla diplomatlardan oluşan meclis ve toplantı gibi ortamlarda; Ahmet Cemal Paşa’nın şahsına, başarılarına, hizmetlerine ithafen Türk Arap kardeşliğini, Osmanlı devletine bağlılığını coşkulu mübalağalarla yazdığı ve okunduğu metinlerdir. İlki Harbiye’de Askerliğin Fazileti, konusuyla yazılmış, Bahriyede, iki tanesi Şahin Paşa Otelinde, beşincisi Beyrut’ta Vecîbe-i Şükran adıyla takdim edilirken, son nutuk ise Çanakkale Cephesi için Beyrut’ta yazılmıştır.

    Es-Seyyid Muhammed Habîb El-Ubeydî, Payitahtta Nutuklarım, Hazırlayan: Nevzat Artuç, Kronik Kitap, Nisan 2018, İst.

    24 Ocak 2020, Cuma, Yunus Özdemir.
  • Uğur Mumcu, 24 Ocak 1993'te Ankara'da Karlı Sokak'taki evinin önünde, arabasına konulan bombanın patlaması sonucu suikasta kurban giderek yaşamını yitirdi. Bugün hala cinayetin failleri yakalanamamıştır. Uğur Mumcu arkasından bir çok yazı ve kitap bırakmıştır. Türkiye'nin en önemli gazetecileri arasında yer almıştır. İşte usta gazetecinin hayatı; Uğur Mumcu tam 27 yıl önce faili meçhul bir cinayete kurban gitti.. Evinin önündeki arabasına konan bombanın patlaması sonucu yaşamını yitiren Uğur Mumcu birçok önemli habere imza atmış ve toplumda farkındalık yaratmıştı. Suikast ile ilgili olay yerinde yapılan incelemeler sonucunda uzmanların hiçbir delil bulamadığı, patlama sonucu etrafa dağılan delilerin ortadan kaldırıldığı iddia edildi. Uğur Mumcu 22 Ağustos 1942’de Kırşehir’de doğmuştur. Eşi Şükran Güldal Mumcu (Homan) ile olan evliliğinden bir oğlu (Özgür) ve bir kızı (Özge) olmuştur. Uğur Mumcu anısına ailesi tarafından Ekim 1994’te Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfı adında bir vakıf kurulmuştur.
    Eşi Şükran Güldal Mumcu, 23. Dönem TBMM’ye İzmir Milletvekili olarak girmiş ve 10 Ağustos 2007 – 7 Haziran 2015 tarihleri arasında TBMM Başkanvekilliği görevini yürütmüştür. Ağabeyi İşçi Partisi Genel Başkan Yardımcısı Av. Ceyhan Mumcu’nun Uğur Mumcu ile ilgili röportajlarının bir kısmı Kardeşim Uğur Mumcu adıyla bir kitapta toplanmıştır. İlkokulu Ankara Devrim İlkokulunda ve ortaokulu Ankara Bahçelievler Deneme Lisesinde okumuştur. 1961’de başladığı üniversite eğitimini avukat olmak üzere başladığı Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesinde 1965’te tamamlamıştır. Henüz öğrenciyken 26 Ağustos 1962'de Cumhuriyet gazetesinde yayımlanan “Türk Sosyalizmi” başlıklı makalesiyle Yunus Nadi Ödülü’nü almıştır. 1969-1972 yılları arasında Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesinde İdare Hukuku Profesörü Tahsin Bekir Balta’nın asistanı olarak çalışmıştır. Yeni Ortam gazetesinde köşe yazarlığı yapan Uğur Mumcu, 1975'ten itibaren Cumhuriyet'te “Gözlem” başlıklı köşesinde düzenli olarak yazmaya başladı. Aynı zamanda Anka Ajansında çalışmaktaydı. 1975 Mart’ında makalelerinden oluşan Suçlular ve Güçlüler adlı kitabını yayınladı. Aynı yıl, Altan Öymen’le birlikte hazırladıkları, Süleyman Demirel’in yeğeni Yahya Demirel’in hayalî mobilya ihracatını konu edinen, Mobilya Dosyası adlı kitabı yayınlandı. 1977 yılından sonra sadece Cumhuriyet için yazmaya başladı. “Gözlem” başlıklı köşesinde 1991 yılının kasım ayına kadar aralıksız olarak yazdı. 1977'de Sakıncalı Piyade ve Bir Pulsuz Dilekçe kitapları yayımlandı. Ertesi yıl, Sakıncalı Piyade adlı yapıtını Rutkay Aziz ile birlikte tiyatroya uyarladı. Oyunu Ankara Sanat Tiyatrosunda tam 700 kere sahneledi. 1978'de, ünlünün yaşam öykülerini, siyasal geçmişlerini, bir güldürü zenginliğiyle anlattığı kitabı “Büyüklerimiz” yayımlandı.
    1981'de terörün silah kaçaklığıyla ilgisini ortaya koymak ve kamuoyunu bu konuda uyarmak için yazdığı Silah Kaçakçılığı ve Terör yayımlandı. Aynı yıl, Mehmet Ali Ağca’nın Papa’yı öldürme girişiminden sonra Ağca üzerine inceleme ve araştırmalarını yoğunlaştırdı. Türkiye’de terör olaylarının artması nedeniyle 1979 yılında 12 Mart dönemi öncesi ve sonrası gençlik liderlerinin yaşadıklarını kendi ağızlarından yansıttığı ve silahlı eylemlerle bir yere varılamayacağına dikkat çektiği kitabı Çıkmaz Sokak'ı yayımladı.
    1982'de Ağca Dosyası, ardından Terörsüz Özgürlük adlı makale derlemesi yayımlandı. 1983 yılında Ağca ile cezaevinde röportaj yaptı. 1984 yılında Aziz Nesin öncülüğünde bir grup tarafından Cumhurbaşkanlığı ve TBMM Başkanlığına sunulan, ancak Kenan Evren’in imzalayanları “vatan hainliği” ile suçlayarak dava açtığı Aydınlar Dilekçesi’nin hazırlanmasına katıldı; 12 Eylül döneminde aydınlara yapılan işkenceyi anlatan Sakıncasız adlı oyunu yazdı; Papa-Mafya-Ağca kitabını yayımladı.
    1987'de araştırmacı gazetecilik açısından büyük bir başarı kabul edilen Rabıta ve 12 Eylül adlı kitapları; 1991'de en önemli araştırmalarından biri olan Kürt-İslam Ayaklanması 1919-1925 yayımlandı. 1991 yılında İlhan Selçuk ve yaklaşık seksen Cumhuriyet gazetesi çalışanı ile birlikte gazeteden ayrıldı. Bir süre işsiz kaldı. 1 Şubat–3 Mayıs 1992 tarihleri arasında Milliyet gazetesinde yazan Mumcu, Cumhuriyet gazetesindeki yönetim değişikliği üzerine 7 Mayıs 1992’de Cumhuriyet’e döndü. Mumcu, 7 Ocak 1993 tarihinde “Mossad ve Barzani” isimli bir yazı yazdı. Bu yazısında Barzani, CIA ve Mossad arasındaki bağlantılara değindi ve yazısını şöyle bitirdi:

    “Kürtler sömürgeciliğe karşı bağımsızlık savaşı yapıyorlarsa ne işi var CIA ve MOSSAD’ın Kürtler arasında?” Yoksa CIA ve MOSSAD, anti-emperyalist savaş veriyorlar da dünya bu savaşın farkında değil mi?”
    8 Ocak 1993 tarihli Cumhuriyet gazetesindeki Ültimatom başlıklı yazısında ise yakında yayınlayacağı kitabında istihbarat örgütleri ile Kürt milliyetçileri arasındaki bağlantıları açıklayacağını yazmıştı. Kardeşi İşçi Partisi Genel Başkan Yardımcısı Ceyhan Mumcu, cinayetten önce Uğur Mumcu’nun İsrail elçisiyle görüşme yaptığını basına gönderdiği açıklamada yazmıştı.

    Gazetecilik hayatı başarılarla dolu olan Mumcu 24 Ocak 1993 tarihinde uğradığı bombalı saldırı sonucu hayatını kaybetmeden önce polis-mafya-siyaset ağının derin boyutlarını araştırmaktaydı. Öldürülme sebebi olarak Abdullah Öcalan’ın bir müddet Millî İstihbarat Teşkilatı için çalıştığını araştırması iddia edilmektedir.. Uğur Mumcu’nun hafızalardan asla silinmemesi gereken cümleleri:

    “Ben Atatürkçüyüm. Ben, Cumhuriyetçiyim.. Ben antiemperyalistim. Ben tam bağımsız Türkiye’den yanayım. Ben insan hakları savunucuyum. Ben, terörün karşısındayım. Ben, yobazların, hırsızların, vurguncuların, çıkarcıların düşmanıyım. sabaha dek, araştırarak yazdığım hiçbir konuyu yalanlayamadınız. Öyleyse vurun, parçalayın, her parçamdan benim gibiler beni aşacaklar doğacaktır”

    “Cemaatlere, tarikatlara giren çocuklar 30 sene sonra general olacaklar Cumhuriyete karşı ayaklanacaklar""Gerçekte vicdan özgürlüğü, gerçekte demokrasi laik toplumda meydana gelir"

    Çünkü anti-laik toplumda dince kutsal sayılan kavramlar, siyasal amaçlar için her gün sömürülür. ya da Türkiye’de olduğu gibi Arap sermayesi tarafından Türkiye’de kurulan banka sistemlerinde olduğu gibi mali çıkarlar açısından sömürülür. Bu bir sömürüdür. Mustafa Kemal de dinin gerçek yerine oturtulması, Allah ile kul arasında bir kutsal duygu olarak korunması amacıyla laikliği getirmiştir. İngiliz emperyalizminin, Arap kapitülasyonunun aracı olmaması ve ve siyasi sömürü aracı olmaması için”

    “Bir gün mezarlarımızda güller açacak ey halkım
    unutma bizi.. Bir gün sesimiz hepinizin kulaklarında yankılanacak ey halkım unutma bizi..”


    OKUDUĞUNUZ İÇİN TEŞEKKÜRLER..

    Uğur Mumcu
  • ŞAKA GİBİ GELİYOR AMA İNANIN BUNLARIN HEPSİ GERÇEK

    DÜŞÜNÜN;

    Hava buz gibi.
    Camiye gittiniz.

    Şadırvan da abdest alacaksınız ama buz gibi su içinizi titretiyor.

    Tam o anda elinde ibrik yanınızda bir genç bitiyor.

    “Buyurun Beyefendi” diyor.

    “Abdestinizi sıcak suyla alın”

    Şaşırıyorsunuz.

    Sonra gencin yakasındaki karta ilişiyor gözünüz:

    “Kışın Abdest Alanlara Sıcak Su Temin Etme Vakfı Görevlisi!” yazıyor.

    Ya da tam tersi.

    Ağustos sıcağı, dilinizi damağınıza yapıştırmış.

    “Şöyle buz gibi bir su olsaydı” diye içinizden geçirirken, bir bardak uzanıyor elinize.

    Suyu kana kana içiyorsunuz, içiniz ferahlıyor.

    Teşekkür etmek ve eline üç-beş kuruş tutuşturmak için bardağı uzatan gence dönüyorsunuz.

    Ama o parayı kabul etmiyor.

    Daha da şaşırıyor ve “Sen de kimsin?” diyorsunuz.

    “Ben, Yaz Günleri Soğuk Su Dağıtma Vakfı Görevlisiyim” diyor genç.

    Bitmedi, çok fakirsiniz.

    Evlilik çağına gelmiş bir kızınız var.

    Ama çeyizi bile yok.

    Bir gün akşam karanlığı çökmek üzereyken, kapınız çalıyor.

    Kapıda iki bayan; ellerinde paket paket danteller, el işlemeleri, çeyizlik havlular, saten örtüler.

    Gözünüz yaşlı, sesiniz titrek soruyorsunuz; “Siz de kimsiniz?”

    “Biz” diyorlar. “Fakir Kızlara Çeyiz Hazırlama Vakfı‘ndan geliyoruz”

    Şaka gibi geliyor ama inanın bunların hepsi gerçek.

    Hem de bundan 500 yıl önce bu topraklarda yaşanıyordu.

    Nereden mi biliyorum?

    Vakıflar Genel Müdürlüğü, harika bir çalışma yapmış.

    Osmanlı‘da kurulan vakıfların listesini çıkarmış.

    İnsan okudukça çarpılıyor, tüyleri diken diken oluyor.

    “Yarabbi bu nasıl büyük bir medeniyettir, nasıl üstün bir meziyettir” demekten kendini alamıyor insan.

    Kimisi 15. yüzyılda kurulmuş, kimisi 16. yüzyılda.

    Hani Türkiye ilerliyor, demokratikleşiyor, sivil toplum güçleniyor deniyor ya.

    Hepimize kapak olsun, işte Osmanlı’da kurulan vakıflar:

    1. Güzel Yazı Öğretme Vakfı,
    2. Sokak Hayvanlarına Ekmek Verme Vakfı,
    3. Hastalara Evinde Bakma Vakfı,
    4. Kızlara Çeyiz Hazırlama Vakfı,
    5. Duvar Yazılarını Silme Vakfı,
    6. Kadın Sığınma Evi Vakfı,
    7. Sıcak Pide Dağıtma Vakfı,
    8. Yaz Günlerinde Soğuk Su Dağıtma Vakfı,
    9. Kışın Abdest Alanlara Sıcak Su Temin Etme Vakfı,
    10.Sıcakta Sebillere Kar Koyma Vakfı,
    11.Yol Güvenliğini Sağlama Vakfı,
    12.Helalleşme Vakfı,
    13.Hristiyan Esirleri Kurtarma Vakfı,
    14.İlkokul Hocalarına Tütünü Yasaklama Vakfı,
    15.Yoksul Mahkumlara Harçlık Verme Vakfı,
    16.Güvercin hane Yaptırma Vakfı,
    17.Leylekleri Koruma Vakfı,
    18.Dara Düşenlerin Vergisini Ödeme Vakfı,
    19.İflas Eden Tüccarlara Yardım Vakfı,
    20.İlmi Kitapları Bağışlama Vakfı,
    21.Şehit ve Sahabe Türbelerini Tamir Etme Vakfı,
    22.Şehir Estetiğini Koruma Vakfı,
    23.Hayvanlara Mera Açma Vakfı.

    Daha onlarcası var.

    Ama hepsini yazmaya imkan yok.

    Ancak şimdi siz karar verin;

    500 yıl önceki Osmanlı mı ileri, yoksa bugün çağdaşım diye kan ve gözyaşı ile beslenenler mi?

    Umudumuz ve temennimiz bu tür vakıfların ülkemizde çoğalmasıdır. O zaman bu vatan maddi ve manevi saadetler içinde gül ve gülistana dönecektir, inşallah.

    Prof. Dr. Sıtkı Göksu

    Kaynak: İlginç Vakıflar / Vakıflar Gen. Müdürlüğü Yayını
  • 24 Eylül 1934'te camilikten çıkarılıp Müzeler Genel Müdürlüğü'e bağlandı.
    Ayasofya müze haline geldikten sonra ilk defa 8 Ağustos 1980 tarihinde hünkar mahfili ibadete açıldıysa da bir ay sonra restorasyon gerekçesiyle tekrar kapatıldı. Hünkar Mahfili 10 Şubat 1991'de yeniden namaz kılınmasına tahsis edildi. Bu sayede Ayasofya kısmen de olsa cami olarak hizmet ermeye başladı.
  • 200 syf.
    Çanakkale... Ne yazılsa, ne söylense eksik kalır. Çanakkale Destanı ile ilgili bu güne kadar okuduğum bütün kitaplarda; hep yeni şeyler öğreniyoruz. Sadece bilinenler bunlar... Daha nice adı geçmemiş, belgelendirelememiş hayatlar... Ayağa kalkma, yok oldu denilen bir devletin var olduğunu, kolay kolay bitirilemeyeceğini; inancın, vatan sevgisinin her türlü güçlüğe karşı koyabileceğinin en güzel kanıtı. Ruhları şad, mekânları cennet olsun.

    Kitaptan Alıntılar

    Bir Bayrak Rüzgar Bekliyor...
    Şehitler tepesi boş değil.
    Biri var bekliyor.
    Ve bir göğüs, nefes almak için bekliyor.
    Türbesi yakışmış bu kutlu tepeye;
    Yattığı toprak belli,
    Tuttuğu bayrak belli,
    Kim demiş meçhul asker diye?
    İngiliz Başkomutanı General Hamilton;
    " 22 Ağustos 1915 günü Çalılık arazi içinde cereyan eden karşılıklı düello korkunç bir şekilde hükmünü sürdürdü. Sis ve topçu ateşi yönünden Allah dün Türklerden yana idi."
    Alayımızın karşılarında küçük bir tepe vardı. Tepenin üzerinde garip, soluk renkli bir bulut duruyordu...
    Alay, sol taraftaki Ağıl Dere' ye inmeden tepeye yöneldi ve bulutun içinde kayboldu. Bulut yükünü almış gibi ağır ağır yükseldi. Mestan tepedekilerin şaşkın bakışları arasında 7-8 değişik bulutla da birleşerek Trakya istikametine doğru savruldu gitti...
    Orada bulunan 267 İngiliz askerinden hiçbirinin izine bir daha rastlanamadı. Ne olduklarını kimse bilmiyor.
    Genelkurmay Başkanlığı'nın verilerine göre, Çanakkale'de 57 bin 263 şehit, 97 bin 874 yaralı, 11 bin 178 kayıp, 7 bin 84 hava değişimi, 20 bin 297 hastalık sonucu ölüm, 14 bin hastaneye götürülen olmak üzere, toplam 207 bin 696 zayiatımız var.
    Genelkurmay' ın yayınladığı " Şehitlerimiz" isimli kitapta 105 gayrimüslim ölü de yer alıyor... Bunlar Osmanlı saflarında savaşa katılmış yerli gayrimüslimlerden oluşuyor...
    Mehmet Akif, mısralarında bu milletin varoluş emelini şöyle özetliyor:
    " Değil mi, cephemizin sinesinde iman bir,
    Sevinme bir, acı bir, gaye aynı, vicdan bir; Değil mi, sinede birdir vuran yürek.... Yılmaz!
    Cihan yıkılsa, emin ol, bu cephe sarsılmaz!"