"İsim, insanı kuşatan gizli bir kader, ruhun bu fani dünyadaki gizli levhasıdır."
Benim bu dünya gurbetindeki yürüyüşüm, adımı mukaddes ve muazzam iki zirveye bağlayan o ince ama çelikten köprüyle başladı. Adım Ahmet... Dünyanın tüm kelimelerini toplasanız, gönlümde bu ismin tuttuğu yer kadar ağır, onun kadar batıni ve derin bir mana bulamam. Çünkü ruhumun aynasını ne yana çevirsem, bu fani dünyada kalbimi raptettiğim iki Ahmet’in nuruyla yıkanıyorum.
Birincisi; daha Âdem (a.s.) su ile çamur arasındayken nübüvvet tacı giydirilen, Cenab-ı Hakk’ın Kur’an-ı Kerim’de geleceğini müjdelediği, Levlâke sırrının yegâne sahibi... Kâinatın Efendisi Ahmed-i Mahmud-u Muhammed Mustafa (s.a.v.)… O, varlığın mayası, ahlakın ve insanlığın erişilmez zirvesidir. Adımı O’nun göklerdeki adının yeryüzündeki aciz bir aksi olarak taşımak, bu hayattaki en büyük şerefim ve en ağır mesuliyetimdir. Hayat dediğin, O’nun kapısında kıtmir olabilme davasından başka nedir ki?
İkincisi ise; o sarsılmaz kapının eşiğine başını koymuş, akıl deryasını aşk girdabında boğmuş olan, fikir coğrafyamın mimarı: Üstadım Ahmet Necip Fazıl Kısakürek... Necip Fazıl Kısakürek O, "O ve Ben" diyerek benliğini Mutlak Hakikat’in önünde yok eden, "Yandım, feryat ettim, can evimden vuruldum" diyerek tasavvufun o kor ateşini ruhumuza üfleyen mistik bir deha. Kaldırımlar'da yalnızlığı, Çöle İnen Nur'da ise asıl nuru anlatan; kelimeleri birer ateşten mızrak gibi kalbimize saplayan o dervişane fikir işçisi...
Ne muazzam bir tecelli ve ne ağır bir sırdır ki; adım Levh-i Mahfuz’da parıldayan o en mukaddes nur ile başlayıp, bu asırda o nurun hasretiyle yanan Üstadın ismiyle hemhâl oluyor. Biri kâinatın aslı, diğeri o aslın potasında eriyen fikir aslanı...
Rabbim bu fani dünyada ismimizin hakkını vermeyi, Ahmed-i Muhtar’ın izinde fani