"Aç, susuz kalmaya katlanırdı, ama düşünmeden duramazdı. Düşünür... Düşünür... Hep düşünürdü. Düşünüp ibret alırdı. Önünde hep açık duran bir kitap vardı: Kâinat... O kitabın yer ve gök sayfalarında yazılı ne varsa okumaya, anlamaya çalışıyordu bıkmadan, usanmadan. Çocukluğundan beri en büyük zevki buydu. Mektebi, medresesi yoktu. Kâinat Mektebi'nin en zeki ve en ciddi talebesiydi."
"Bazen de, yerde durmadan koşuşturan bir karıncayı, dönüp dolaşan bir böceği, kocaman güneşi seyreder gibi dikkat ve hayretle izlerdi. O minik hayvanların bıkmadan, usanmadan rızıkları peşinde koşuşturmalarını, bir temizlik işçisi gibi yeryüzünü temizleyişlerini ibretle gözlerdi. Dünyamızdan binlerce defa büyük o gök cismini de, ayaklar altında dolaşan o minik canlıları da bir gaye için kusursuz yaratan Yüce Allah'ın(cc) sonsuz gücü karşısında saygıyla secdeye kapanırdı."
Kim bilir, belki de o an atası İbrahim Peygamberin sözlerini hatırlardı. "Güzelsin. Ama kaybolup gidiyorsun. Demek güzelliğin senin değil. Başka bir 'güzel' var. Her güzel şeye, güzelliğinden minik bir parça yansıtan Bir zât. Tüm güzelliklerin Kaynağı. Her güzel şey, O'nun güzelliğinin bir aynası. Gerçek sevgi ve saygıya sadece o layık. Senin gibi batıp gidenler değil!"