Çehov, ‘gerçek bir yaşamın olmadığı yerde onun yerini düşler alır’ der. Bu çerçevede ütopya, yaşanılan gerçekliğin insana yetmediği, insanı tükettiği yerde, bu ağır ve acımasız gerçekliğe karşı, insanın büyütüp geliştirdiği, bir karşı-dünya, karşı-yaşam tasarımıdır. Bu yanıyla yaşanılan gerçekliğe yaslanır, ama yaslandığı gerçekliği sorgulayıp reddeder. Kabul eden değil, başkaldırandır. Korku değil, sevgi ister. Bilgi, işini kolaylaştırır, ama can suyunu düş gücünden alır. Eleştiren, sorgulayan ve tasarlayan bir özgür akıl ister. Bu özellikleri ile tüm bilimlerin ve sanatların öncülüdür. İnsanoğlu hangi alanda olursa olsun ütopyasız bir adım atamaz, atmamıştır. Bu nedenle Einstein ‘hayal gücü bilgiden önce gelir’ der. Genel geçer özellikleri ile insan dünyanın en doyumsuz, en yetinmesiz varlığıdır. Ulaştığı, elde ettiği her gerçeği hemen ve hızla tüketir. Merak ve ihtiyaç, yakasını bırakmayan iki temel itici güçtür. Vardığı her ufuk çizgisi bir yanılsamadır. Göğün yerle birleştiği o düş çizgisi, o ‘son nokta’ hep geriye çekilmektedir. Bilinmezin büyülü çağrısı, her şeyin en güzel olduğu o hayal ülke sisler içinde kamçılar durur yüreğini. İnsan ne kadar yoksul, ne kadar varsıl olursa olsun hep daha iyi, daha başka bir yaşama düşü içindedir. Ve insanın rüyası nasıl kendine benzerse ütopyası da ülkesinden, toplumundan alır rengini.