Kıpırdamadan oturduğumda, çoğunlukla bedeminin ya sonsuz bir boşluğa düştüğü ya da bir balona binmiş, sonsuza dek yükseldiği gibi ürkütücü bir izlenime kapılıyordum. Artık bedenimin devinimlerini de, duyularını da kendimle bağdaştıramıyordum.
Ama gerçek nerede bitiyor, gerçekdışı nerede başlıyordu? Doğrulama yapmadan, kesintili ve tarih sırasıyla ilerleyerek, ayrım çizgisini belirlemem olanaksızdı. İki bölgeyi ayıran duvar yıkılmaya başlamıştı. En azından belleğimde, gerçek ve gerçekdışı, eşit yoğunluk ve eşit belirginlikle,bir arada yaşıyor gibiydi.