Yoğun düşünce sekansları arasında parça parça kareler olarak beliren muğlak görüntüler, yakınımdan geçen uzak simalar ve bilhassa da her zamankinden farklı görünen kaldırım
taşları zihnime girdiği gibi çıkıyordu. Ama aklımda da hep
bir parça olarak kalacaklardı. İçinde bulunduğum pürmelâl
hâlimin anısını taşıyacak işgüzar bir görüntü olarak ebediyen
kalacaklardı.
Yağmur da yağmaya başlamıştı ya da zaten yağıyor muydu?
Yağan yağmur muydu, akan gözyaşlarım mıydı?.. Sanki gözyaşlarım yağmuru besliyordu. Sanki gözyaşlarım yağmurdan
besleniyordu! Sanki gözyaşlarım yağmur olup yağıyordu. Sanki yağmur gözlerimden akıyordu!.. Böylece dizlerimin üstüne
çökmüş, hıçkıra hıçkıra ağlıyordum, bir çocuk gibi!
Kötü bir şey yapmaktan ziyade kötü bir şey yapacak kadar alçalmaktan, alçalmak zorunda kalmaktan korkuyordum.
Kendimi kaybetmekten korkuyordum, kendimi kaybetmem
gerektiğini düşünerek ve kendimi gerçekten de kaybedebileceğimin farkında olarak.
İnsanlar ancak maskeleri varken katlanılır oluyorlarmış,
maskeleri olmaksızın onlarla yaşanılmıyormuş! Maske takmaya alışkın insanlar, asıl yüzlerini unutmuş hâlde maskelerini
gerçek yüzleri sanarak bazen maskelerine bile başka bir maske
geçirebiliyorlardı. Maskelerini kimileri yüzünü gizlemek için
kullanırken kimileri de yüzsüzlüklerini gizlemek için kullanıyordu.
Öyle bir erdem ki herkesin tereddütsüz kabul edebileceği bir
nitelikte olmalı. Erdem kabul edilen yozlaşmış kalıpları reddetmeli, erdemli kabul edilen erdemsizler arasında bile kendi
erdemini yaratabilmeli!