Dan Brown’ın "Melekler ve Şeytanlar"ı, elinize alır almaz sizi mukadder bir kapışmanın, yani ilim ile dinin o kadim kavgasının tam ortasına fırlatan, nefes nefese bir eser. Vak'a, Harvard'ın o meşhur simgebilim üstadı Robert Langdon’ın, İsviçre'deki CERN'e apar topar çağrılmasıyla fitili ateşliyor. Orada, göğsüne menhus bir "Illuminati" damgası yakılmış bir fizikçinin feci akıbetiyle yüzleşiyor. Maktulün kızı, babasının intikamına ahdetmiş, zeki ve alımlı bilim kadını Vittoria Vetra'nın da hikâyeye dahil olmasıyla işler iyice sarpa sarıyor. Öğreniyorlar ki, akıl almaz bir kudrete sahip bir anti-madde bombası araklanmış ve Papalık seçiminin tam ortasında, Vatikan'ın bağrına yerleştirilmiş. Bu meşakkatli takip, sadece bombayı bulma telaşı değil, aynı zamanda Langdon ile Vittoria arasında, o kargaşanın içinde filizlenen romantik bir yakınlığın da habercisi oluyor.
Hikâyenin o büyük ters köşeye gelmeden evvelki bu kısmında, tansiyon iyice Roma'nın kadim sokaklarına sirayet ediyor. Langdon ve Vittoria, Illuminati'nin o efsanevi "Aydınlanma Yolu"nun izini sürerek, derdest edilen dört kardinali kurtarmak için adeta ecel terleri döküyor. "Toprak, Hava, Ateş ve Su" gibi anasır-ı erbaayı temsil eden, Bernini'nin muazzam heykelleriyle dolu gizli dehlizleri çözmek icap ediyor. Her dönemeçte, gölgelere sinmiş gaddar bir suikastçıyla pençeleşiyorlar. Bu keşmekeş içinde, Langdon'ın o engin tarih malumatı ile Vittoria'nın keskin mantığı, yegâne kalkanları oluveriyor. İkili, hem bombanın tehdidi hem de Vatikan'ı bir kurt gibi kemirdiğine kani oldukları o Illuminati komplosunun baskısı altında birbirine sığınıyor. Biz okurlar da bu noktada, 'Tamam, düşman Illuminati' deyip arkamıza yaslanıyoruz; lakin asıl ihanetin nereden geleceğinden henüz bihaberiz.
Ve nihayet, romanın o insanı