Adile YILDIRIM

Leonardo, Michelangelo, Caravaggio ve Raffaello gibi Rönesans ile Barok’un iz bırakan sanatçılarına uzanan bu kitap, okuru yalnızca bilgilendirmekle kalmıyor; adeta zamanın içinde bir yolculuğa çıkarıyor. Eserlerin ardına gizlenmiş anlamlar, sanatçıların yaşadığı dönemin ruhu ve mücadeleleri, yalın ama etkileyici bir anlatımla gözler önüne seriliyor. Sayfalar ilerledikçe kitap, bir metinden öteye geçip okuruyla konuşan canlı bir rehbere dönüşüyor. Genç bir sanat tarihçisi olan Celil Sadık, eserlere bakışımıza ince bir ışık düşürerek, görmeyi bildiğimizi sandığımız şeyleri yeniden fark etmemizi sağlıyor. Büyük bir hayranlıkla okuduğum bu eser, beni yazarın diğer kitaplarına yöneltecek kadar derin bir iz bıraktı.
Ne Kadar Kitap Kurdusun?
0-30p: Kontrollü okuyucu 📖 40-70p: Hafif bağımlı 👀 80p+: Geçmiş olsun, kitaplar seni ele geçirmiş 😅
Alıp bir çırpıda okunacak bir eser. 1870’li yıllarda yazılmış olmasına rağmen hâlâ sımsıcak bir hikâye sunuyor. Döneminin ötesinde bir anlatıma sahip olması ve olayların akıcılığı, sizi sürekli bir sonraki sayfaya yönlendiriyor. Okurken heyecana eşlik etmek kaçınılmaz oluyor. Kesinlikle tavsiyedir; alın, aldırın. Bir de Jackie Chan uyarlamasını izlemeyi unutmayın derim 🫠
Boğazımda bir düğüm bıraktı…. Hepimiz bazen gözyaşlarıyla bazen de gülümseyerek yaşamak zorunda olduğumuz bilinmezliklerde dolaşıyoruz
Yazar, çocukluk çağında ihmal ve istismara maruz kalmış çocuklarla çalışan bir psikoterapist. Klinik deneyimleri ile bilimsel çalışmaların bir araya getirildiği bu kitapta, annenin duygusal ve fiziksel yokluğunun çocukta bıraktığı eksiklikler ve açtığı yaralar ele alınıyor. Ancak anlatım neredeyse tamamen anne figürü üzerinden kurulmuş. Sorumluluk yalnızca annenin göreviymiş gibi aktarılırken ebeveynlik tek boyuta indirgeniyor. “…… istiyorum” diyen bir ergene “umurumda değil” diyen anne örneği gibi, bana göre genellenebilirliği zayıf ve uç sayılabilecek örneklerle birey üzerindeki etkiler açıklanmaya çalışılıyor. Bazı bölümlerde anne figürü insani karmaşıklığından koparılıp mekanik bir role indirgenmiş hissi veriyor. Başlık başlık ilerleyen yapı ve benzer örneklerin tekrarı da okuma deneyimini zorlaştırıyor. Elbette anlatılanların özü doğru: psikolojik ya da fiziksel olarak orada olmayan bir ebeveyn çocuğuna zarar verir. Ancak bu sorumluluğun yalnızca anneyle sınırlandırılması beni rahatsız etti. Kısacası, pek beğenmediğim ve bir an önce bitmesini istediğim bir okuma oldu.
Sevgili Tarık Buğra’nın okumuş olduğum ilk kitabı. Cumhuriyet dönemi yazarlarından olan Tarık Buğra bu kitabında Nahit isimli bir karakterin tiyatroya adamış olduğu bir yaşamı ve burda karşısına çıkan Hatice isimli bir kadınla ilişkisini anlatıyor. Yer yer psikolojik tahliller yaptığı lezzetli bölümleri de olan güzel bir romandı diyebilirim. İnsan ilişkilerinin analiz edildiği, alınan kararlar verilen tepkilerin altındaki motivasyonu size hissettirmekte. Dili sade, olay örgüsü akıcı ancak durağan bir temposu olan bu romanda yer yer Nahit’in saflığına, Hatice’nin gelgit davranışlarına kızıyor insan. Edebi açıdan sarsıcı bulmasam da düşünsel olarak etkilendim diyebilirim. Beni vuran noktası şuydu: adanmışlık… İster istemez sordum kendime “ Sen hiç tutku ile bağlandığın bir işe kalkıştın mı?” diye. Romanın konusu, dili etkileyici mi bir şey diyemiyorum ama bende sorgulattığı bu mesele ile hoş bir yerde iyi ki okudum dediğim bir listede kendine yer edindi…