Günümüzün kapitalist toplumu vicdan yoksunluğunu bir değer olarak öne çıkarıyor, antisosyal acımasızlığı bir hayatta kalma stratejisi olarak öneriyor. Acımasızlık, dürtüsellik ve empati yoksunluğu bizi ötekini hissetmekten alıkoyuyor ve ‘güçlü olan ayakta kalır’ düşüncesi insanları kurban olmak ile zalim olmak arasında bir seçime zorluyor.
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯
Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
Varoluşsal anlamın merkezinde zaman var. Yaşanan ‘her an kırk bin yılın meyvesi’dir. ‘Ânı yakalamak’tan söz edilir, ‘ânın oğulları’ olmaktan bahis açılır.
Geçmiş, kişinin bugününün her noktasında aktif varoluşunu bilinçdışında sürdürür. Ve her bir bugün dünün, şu ânın ve geleceğin bölünmez bir kümesidir.
İnsan zamanı elden geçirilmiş, üzerinde oynanmış bir zamandır.
Hız, modern dünyanın dehşet ve kuraklığına karşı kalkan işlevi görüyor.
Hatırlamak istemediğimizi, hızlanarak unutuyoruz. Peki hız, hayattan mı yoksa ölümden mi bir kaçış? Hız, bir bakıma insanın kendi ölümünün, ölümlülüğünün farkına varmasını engelliyor.
İçinde bulunduğumuz çağ, “şimdi”yi yaşamamıza fırsat vermiyor, her şey gelecek için yapılıyor. Bu durumun bizde yarattığı zorlanma duygusu da, bizim ihtiyaçlarımızın çocuklarımızın ihtiyacından önce gelmesine, bu yüzden onları acele ettirmemize neden oluyor.