Ayşe teyzemin hayatı kendi başına bir olgudur ve anlatılmaya değer. Bir kere hayatın içinde mücadele ederek yoğurulmuş ve şikâyet etmek filan tamamıyla çıkmış hayatından. Şikâyetle hiçbir yere gidilemeyeceğini, ayakta kalabilmek için mevcut durumun içerisinde yapabileceğinin en iyisini yapması gerektiğini anlamış. Hakikaten kedilerde, köpeklerde, kuşlarda da yoktur şikâyet etmek. Hayvanlarda şikâyet diye bir şey yok. Durum neyse onun gereğini yapmaya çalışırlar. Oturup da "aah vaah bana n'ooldu, başıma ne geldi" diye bir şey yoktur ne kedide ne köpekte ne de herhangi bir başka hayvanda. Yani bu tabii filozofluklarından dolayı değil. İçinde bulundukları şartlardan dolayı. Böyle bir doğallıkları var.
İnsan yaşayamadıklarından ibaret olsaydı, ben padişah olurdum bu dünyaya. Kaç yaşıma geldim, yüzümde çizgi yok. Pek çok kadın bu yaşta benim gibi bir yüze sahip olmak için nasıl uğraşıyor biliyorum. Ben hiçbir şey yapmıyorum.
Oysa istemez miydim aşklar, hayal kırıklıkları, ihtiraslar, kayboluşlar ve buluşlarla geçen inişli çıkışlı bir hayatın izlerini yüzümdeki çizgilerden izlemek? Hatıralar arasında gezinmek, geçmişin kuyularında kaybolmak?
Edebiyat "öteki" dedi ğinin hikayesinde biraz da kendini bulmak demek değil midir? Yoksa, kendindeki öteki'yle nasıl tanışır insan? Bizi özgürleştiren "ötekiler"dir.