Mü’mini üzen her şey musibettir. Sabretmesini bilen için ise her musibet bir mânevi terakki vesilesidir.
Müslüman musibet karşısında üzülür, gözünden yaş da gelir. Lakin korkmaz, umutsuzluğa kapılıp isyan cümleleri de kurmaz:
“Çünkü kâfirlerden başkası Allah’ın rahmetinden umudunu kesmez.”
Kâfir acıyı tadınca acı vermenin ne demek olduğunu anlar; ya zulmü ve ihaneti terkeder ya da Firavun gibi bir ölüm bekler. İbret alırsa hidayete erer. Mü’min ise unuttuklarını hatırlar, hatalarını anlar, istiğfar eder, Rabbine yönelir, sabreder bilir ki musibet, günahlarına keffarettir.
Mü’minin musibete karşı üçüncü hâli ise kendisine isabet eden hastalıktan kurtulamayıp vefat etmesidir. Mü’min ölmekten değil, ölümden sonra hesabı verip-verememekten korkar. Zira iman ve ameli varsa ölüm onu yeryüzünün en sevgilisi Hz.
Muhammed ﷺve ashâbına kavuşturacaktır. Ölüm yok oluş değil, bir âlemden başka bir âleme intikal ediştir. İmam-ı Rabbani Hazretleri’nin de ifade ettiği gibi “Ölüm dostu dosta taşıyan bir köprüdür.”
Dünya bir han gibi, gelenlerin, kalanların ve gidenlerin yurdu; ne geleni ne gideni biter.
Bu yüzden tarih boyu insanın hiç değişmeyen hususiyetlerinden biri dünyada misafir olmasıdır.
Misafirlik insanın eşya ve hâdiseye bakışını değiştirir. Fâni olan mal-mülkle bâki olan âhiret arasındaki müvazeneyi daha kolay tesis eder. Bu alemde misafir olduğunu unutmayan mü'min, bâki olan âhiretin payını fâni olan dünyaya vermez.