İnsanın değişmeyen bir gerçeği vardır: ölüm.
Bu gerçeğin farkında olan insan, varlığını, yaşam amacını, hayat denilen bu doğum ve ölüm sürecini anlamlandırmaya çalışır. Bu kısa serüveni en güzel şekilde geçirmek ister. Gidince geride bir iz bırakmayı, öldükten sonra bile hatırlanmayı… ama hepsinden önemlisi, anlaşılmayı ister.
Anlaşılmak, insanın hayattaki en önemli gayesidir; çünkü insan anlaşıldığı kadar yaşadığını hisseder. Duygularının, düşüncelerinin, hülyalarının anlaşılmadığını düşünen insan, zamanla kendi kabuğuna çekilmeye başlar. Kendini anlatmaya, açıklamaya çalıştıkça karşılık bulamazsa, bir süre sonra insan anlatmamayı tercih eder. Duygularının, düşüncelerinin diğerlerinin pis düşünceleriyle kirlenmesindense, içinde yaşamayı tercih etmeye başlar.
Kendi kabuğuna çekilen insan, kalabalıkların ortasında bile olsa yalnızlaşır. Yalnızlaşan insan dünyanın yükünü tek başına çekmeye başlar. Oysa bu yük, bir insanın tek başına omuzlayabileceği kadar hafif değildir. Gün geçtikçe ağırlaşır, insanın üzerindeki baskı artar. Sorumlularından, sorunlarından, hayattan, insanlardan, en çok da kendinden kaçmaya başlar; kaçar, kaçar, kaçar.
Adına depresyon denilen durum işte tam olarak budur. Depresyonda olan bir insan, hiçbir yere kendini ait hissedemez. Yaptığı hiçbir iş memnun etmez onu. İçinde hep bir eksiklik vardır; her şey yolunda gidiyor gibi görünse bile içinde hep bir memnun olamama, boşluk, bir mutsuzluk vardır. Dışarıdan bakıldığında hiçbir sorunu yok gibi gözükse de kendi içinde fırtınalar kopar. Eşi, dostu, akrabaları yabancılaşır. Hatta bazen kendini onlardan koruma gereksinimi duyar.
Depresyona giren insanın önünde iki yol vardır: ya bu duruma karşı savaşmak ya da sonsuza kadar pes etmek… Bazı insanlar bu durumu tek başına atlatır, bazıları ise savaşacak