Bir an geldi ki , ben de kendimden şüphelenmeğe basladım . Sevincime bir had tayin ettim .
Eleme , kedere , hattâ sevince bir sınır tayin etmek . . . Bunu , yalnız şehirlerde olur bilirdim . Meğer insan , köylerde , dağ başlarında ve mağara kovuklarında da samimi olmak , içinden geldiği gibi , içinden geldiği kadar gülüp ağlamak hürriyetine sahip değilmiş . Toplumun görenekleri , kuralları , insanların yarı çıplak yaşadıkları bu köstebek yuvalarında da aynı şiddetle hüküm sürüyormuş .
Zavallı köylü çocuğu ! Sen , iki üvey ananın yavrususun , Biri demin seni döven anandır , öbürü de seni her gün döven doğduğundan beri her gün döven yurdundur . İkisinin acısı arasında , böyle kavrulup gitmişsin .
Ne kadar inkar edecek olsam gene bu hissimi saklayamayacağım: Mehmet Ali’nin köyüne yaklaştıkça bir şeyden, aziz bir şeyden ayrıldığımı sezinliyordum. Yüreğime bir ağırlık çöküyordu.
Arkamda ne bırakmıştım ki böyle hüzünleniyordum? Bir yurt mu? Bir ana mı? Bir sevgili mi? Hayır , hiçbir şey , hiç kimse.