İnsanın Esareti’ni okuyorum. Maugham ‘ın otobiyografik bir romanı. Filmini izlemiştim. Çok beğenmiştim. Film, yazarın gençliğiyle roman çocukluğuyla başlıyor. Bu sırada Philip damgalanıyor, dışlanıyor. Her türlü duygusal, fiziksel şiddet ruhunda büyük yaralar açıyor. Ne yazık ki, bu dünyada her türlü ayrımcılığa bir farklılık neden oluyor. Ötekilik farklılığın değişmeyen anımsatıcısı. Biz ve onlar üzerinden her durumda aynı kalan, değişmeyen bir kendi/öteki kimliği oluşturuluyor. Ve... Engelliler hangi çağda olursa olsun hep öteki! Maugham başından geçenleri öyle gerçekçi anlatıyor ki, onunla siz aynısınız. Neden? Her şey değişirken “aynı kalan” bir şey olamaz. Çünkü insan bir öteki olmadan kendini tanımlayamıyor. Burada Nietzsche ‘nin insan ilişkilerindeki güç söylemi toplumsal gruplardaki Weber’in tanımlamaları aklıma düşüyor. Sahi, bir de çevremizdeki nesneleri adlandırıyoruz. Sonra da onları tektipleştiriyoruz. Foucault’un ileri sürdüğü biyo iktidar kavramını da unutmamak gerek. Kanımca, sağlam beden ideolojini öldürmedikçe engelliler canlı canlı mezarı boylamaya devam edecek gibi gözüküyor. Peki, farklılıkları reddedici olmayan bir dünya kurulamayacak mı? İnsan neden bir benzerini arıyor? Neden iki karşıtlık varsa, birinde kendini yüceltirken diğerini aşağılıyor? Sorular... sorular... Birbirini ötekileşmeden, sömürmeden insani bir dünya kurulabilecek mi? Cengiz Hoca’nın dediği gibi milim milim bir mücadele bu... Aklım Philip’te... O ben, ben de oyum... İyi ki var edebiyat var...