Satı İlen

Satı İlen
@Akanyildiz1
Denize Şiir Okumak ve Sakatlığa Övgü kitaplarının yazarı.
Gazeteci, yazar, sosyolog
MÜ İletişim Fakültesi - ANAÜ Sosyoloji
188 okur puanı
Ekim 2019 tarihinde katıldı
Şu anda okuduğu kitap
Puan vermedi·400 syf.··
2026 4. kitabı
·
13 günde okudu
·
Okunma: 11 Haziran 2026 09:43
Dün dışarıda daha ılık bir hava vardı. Ağaçların hışırtısı, toprağın kokusu ve börtü böcek arasında bir günü daha geride bırakırken düşündüm. "Sözcükler olmasaydı yaşamım eksik olurdu." Belki de yüreğim zamanın içinde gezinmeyi seviyor. Çünkü yaşam yalnızca bugün yaşananlardan ibaret değil, geçmişle şimdiyi aynı kalpte buluşturan uzun bir yolculuk... Öner Yağcı'nın Kir kitabını büyük bir zevk ve merakla okudum. Yazar, Alevi-Bektaşi kültürünü öyle canlı ve etkileyici anlatılıyor ki, okurken yalnızca bir roman okumuyor, nerdeyse başka bir zamanın içine giriyorum. Örneğin, çiğdem şenliğini ilk kez bu kitap aracılığıyla öğreniyorum. Hıdırellez kutlamalarını anlattığı sırada bir an kendimi o yüzyılda yaşamış gibi duyumsuyorum. Özellikle cem sırasında söylenen deyişler, aşıkların bağlama eşliğinde söyledikleri sözler beni çok etkiliyor. İnsan kimi kez bir ezgiyle ya da sözle yüzyıllar öncesine yolculuk edebiliyor. Kitaptaki cem betimlemeleri yalnızca bir ibadeti değil, aynı zamanda ortak yaşamı, dayanışmayı ve kültürel belleği de anlatıyor. Alevi geleneğinde insanların önce birbirinden rıza alması, ardından kadın-erkek, genç-yaşlı ayrımı olmaksızın herkesin “can” kabul edilmesi bana oldukça anlamlı geliyor. Herkesin eşit görülmesi, birlikte ibadet edilmesi ve 12 hizmetin belirli sorumluluklarla yürütülmesi, güçlü bir toplumsal düzen ve dayanışma duygusu taşıyor. Araplar, Türklerin anayurdu olan Orta Asya’yı işgali sırasında cami ve namazın dışındaki ibadetleri yasakladığı için cem gizli yapılıyor. Kadın erkek bir arada ibadetin Arap kültüründe olmamasından, yaşamın her alanında olduğu gibi ibadette de erkeğin yanında bulunan Türk kadınını kendi değerlerine göre yargılayan, kadını sadece zina aracı olarak düşünen Araplar bu olayı farklı yorumluyor. "Mum söndü" iftirası,
Edebiyat
KirÖner Yağcı · Cumhuriyet Kitapları · 20095 okunma
Hangi tür kitapları seviyorsun? 🔎 Polisiye 💕 Romantik 🚀 Bilim Kurgu 🏰 Fantastik 📖 Klasik 🧠 Kişisel Gelişim 🏛️ Tarih 😱 Gerilim
Puan vermedi·260 syf.··
2026 3. kitabı
Zaman nedir? Biz genellikle zamanı saatlere, dakikalara, takvimlere böleriz. Böylece yaşamı düzenlediğimizi düşünürüz. Sabah işe gider, öğle yemek yer, akşam eve döneriz. Günleri, ayları ve yılları sıraya dizeriz. Oysa zaman bizim kurduğumuz bu düzenin içine sığmayacak kadar tuhaf bir şeydir. Çünkü “şimdi” dediğimiz şey bile dile geldiği anda geçmiş olur. İnsan tam bir anı yaşadığını sandığı sırada, o an çoktan ellerinin arasından kayıp gitmiştir. Belki de bu yüzden geçmiş bize çoğu zaman bir düş gibi görünür. Hem bizimdir hem değildir. Kimi anılar öylesine uzaktır ki, hatta acılar bile zamanın içinde toz tutar. İnsan belleği savunma mekanizması geliştirir. Hatırladığımız şeyler bile olduğu gibi kalmaz. Kimi kez dönüşür, eksilir, yeniden yazılır. Çünkü geçmiş artık yaşayan bir şey değil, donmuş bir nesnedir. Tam da bu nedenle, kimi zaman insanın içine garip bir duygu çöker. “Acaba gerçekten yaşandı mı bunları?” der. Geçmiş bazen bir film karesi gibi gelir. Varmış ama artık dokunulamıyormuş gibi. Yaşanırken sıradan olan şeyler, bittikten sonra bir ağırlık kazanır. Çünkü insan yaşarken çoğu zaman anın ayrımında değildir. O sırada yalnızca olaylar birbirini izler, günler akar, insanlar konuşur, yollar yürünür, mevsimler değişir. Fakat ne zaman ki o an sona erer, işte o zaman geriye yalnızca donmuş bir görüntü kalır. Belki de bu yüzden yaşamak ile anlatmak arasında büyük bir ayrım vardır. Yaşarken anın içinde kayboluruz. Anlatırken ise o anı doldururuz. Yaşarken sıradan görünen şeyler, anlatırken anlam kazanır. Çünkü anlatmak, geçmişe sonradan anlam vermektir. Ben bütün bunları, Sartre’nin Bulantı romanını okurken düşünüyorum. Çünkü Sartre, zamanı doğrusal bir çizgi gibi ele almaz. Geçmiş, şimdi ve gelecek onun anlatısında birbirine karışır. İnsan belleği gibi… Bir
Edebiyat
BulantıJean-Paul Sartre · Can Yayınları · 202128bin okunma
Puan vermedi·142 syf.··
Beğendi
·
2026 2. kitabı
Radyoda çalan türküler... Elimde Sadife İlen'in "Gökyüzü İşçileri" kitabı... Sayfalarını çevirdikçe yalnızca karakterlerin değil, kendi iç dünyamın da kapıları aralanıyor... Her satırda biraz daha kendime yaklaşıyor, biraz daha kavramları sorguluyorum. " Aşk nedir, insan nedir, toplumun içinde birey olmak ne demektir?" Aşk… Belki de en çok anlam yüklediğimiz, en çok anlamını yitirdiğimiz duygu... Bir anda mı yakalar insanı, yoksa ayrımına varmadan mı içimize sızıp büyür? Akıl, kalp üstünde denetim kurmaya çalışırken, duygular özgürlüğünü mü ilan etmek ister? İşte tam da bu noktada insan; iki arada bir derede kalır. Ne tamamen aklın tarafına geçebilir ne de duyguların çağrısına bütünüyle teslim olabilir. Belki de aşk, bu gelgitlerin ta kendisidir! Ne bir hastalık kadar yıkıcı ne de masallar kadar kusursuz… Daha çok, insanın kendisiyle yüzleştiği bir aynadır. Beklentilerle gerçekler arasındaki uçurum da burada başlar. İnsan, düşlediği aşkı yaşamak ister, ama yaşam çoğu zaman o düşün sadeleştirilmiş, hatta eksiltilmiş biçimlerini sunar. Yazarın; "Bekleyen Mektup" öyküsünde tüm bunları sorguluyorsunuz. Sanatın ve edebiyatın aşkı romantize etmesi, belki de bu yüzden bizi daha da kırılgan duruma getiriyor. İdealler dünyasında kurulan o kusursuz sevgi, gerçek hayatın sert zeminine çarptığında parçalanıyor. İnsan, başını duvarlara çarpa çarpa büyüyor.Ama büyümek yalnızca acıyla değil, farkıdalıkla da olası gibime geliyor... Kimi kez bir sessizlik anında, kalabalıkların uğultusundan uzaklaştığımızda kendimizi daha net duyarız. İlen'in, "Sessizliğin Sesi" öyküsünde tam da bunun hazzını duyumsuyorsunuz. İç sesimiz, bastırdığımız duyguların arasından sıyrılıp konuşmaya başlıyor. Evet, sürünün bir parçası olmak kolaydır ama kendin olmak cesaret ister. "Ayrık otu" gibi
Edebiyat & Roman
Gökyüzü İşçileriSadife İlen · İnsancıl Yayınları · 20261 okunma
Puan vermedi
Spotify’da denk geldiğim bir şarkıda “Haluk… Çarliston ha bire kafesinde parandeler atıyor…” O neşe, o hafiflik hoşuma gidiyor... Belki de tam bu yüzden uzun zamandır okumak istediğim Cüce’yi elime aldığımda bambaşka bir ruh haline sürükleneceğimi bilmiyordum. İsmi nedeniyle, zihnimde somut bir “cüce” figürü canlanmıştı. Oysa Leyla Erbil, bu kavramı fiziksel bir durumdan çok daha fazlası olarak, simgesel bir düzlemde kuruyordu. Engellilik meselesi de tam burada devreye giriyor. Engellilik, yalnızca bireyin bedenine ya da zihnine ait bir “eksiklik” değil; büyük ölçüde toplumun inşa ettiği bir anlamlar bütünü... Sahip olunan fiziksel ya da zihinsel özellikler, kültür tarafından yorumlanıyor, sınıflandırılıyor ve çoğu zaman hiyerarşik bir düzene yerleştiriliyor. Bu düzenin merkezinde ise “sağlam beden ideolojisi” duruyor. Bu ideoloji, sadece engelli bireylerin kendilerini nasıl gördüğünü değil, toplumun onlara nasıl baktığını da belirliyor. Ve ne yazık ki bu ideolojinin en güçlü taşıyıcılarından biri edebiyat olabiliyor. Erbil’in kitabında “cüce” metaforunun kullanımı, yer yer içimde sıkıntı yaratıyor. Özellikle gazeteci karakterin cüceleştirilmesi, bunun da fiziksel özelliklerle (kısa boy, büyük kafa gibi) somutlaştırılması, ister istemez şu soruyu doğuruyor: "Edebiyat burada eleştirel bir alan mı açıyor, yoksa egemen ideolojiyi yeniden mi üretiyor? Çünkü metafor, yalnızca bir anlatım aracı değildir; aynı zamanda bir değer yükleme biçimidir. Ve bu yükleme, toplumsal algıyı doğrudan etkiler. “Sağlam beden” normunun dışında kalan her şey, bu dil içinde küçültülür, değersizleştirilir, hatta kimi zaman alaya alınır. Bu da günlük hayatta karşılaştığımız ayrımcılığın kültürel temelini oluşturur. Kapımızın önündeki engelli otoparkının bile çok görülmesi, bir iş yerinde ne
Edebiyat & Roman
CüceLeyla Erbil · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 2019835 okunma
Puan vermedi
Kitabı kapattıktan sonra zihnimde ilk beliren kavram aşk oldu. Aşk, aslında kafada kurmak değil midir? İnsanın kendi zihninde yarattığı, idealize ettiği, neredeyse kusursuzlaştırdığı bir duygu... Hatta yer yer bir hastalık... Çünkü bazı insanlar için aşk, yaşanan bir deneyim olmaktan çıkıp dondurulmak istenen bir ana dönüşüyor. Zamandan ve mekandan koparılıp sonsuzlaştırılmak istenen bir duyguya… Kemal de tam olarak böyle bir karakter. O, aşkı yaşamaktan çok onu muhafaza etmeye çalışan, anları nesneler aracılığıyla dondurmak isteyen bir adam. Bu yönüyle aşkı yaşayan değil, onu arşivleyen bir figür gibi. Bu durum, onun duygusal dünyasının ne kadar kırılgan ama aynı zamanda ne kadar problemli olduğunu da gösteriyor. Bence Orhan Pamuk bu romanında yalnızca bireysel bir aşk hikayesi anlatmıyor. Aynı zamanda toplumsal cinsiyet kodlarını, özellikle de Türk toplumunda erkek egemen yapının kadın üzerindeki tahakkümünü çok katmanlı bir şekilde eleştiriyor. Kemal karakteri üzerinden, erkeklerin kadınları nasıl bir “aşk nesnesi” haline getirdiğini, onların bireyselliğini nasıl görmezden geldiğini açıkça görüyoruz. Kadının bedeni, duyguları ve hayatı, erkeğin sahip olduğu bir alan gibi sunuluyor. Füsun ise bu sistemin içinde hem var olan hem de ona direnen bir figür gibi. Ama aynı zamanda bu baskıyı içselleştirmiş bir tarafı da var. Bu da romanı daha gerçekçi ve sarsıcı kılıyor. Çünkü burada tek boyutlu bir mağduriyet değil, toplumsal yapının bireyler üzerindeki karmaşık etkileri anlatılıyor. Kemal’in karakterine baktığımızda ise oldukça çelişkili bir yapı görüyoruz. Takıntılı, melankolik, yer yer mazoşist ve narsistik özellikler taşıyan biri. Belki klasik anlamda katı bir narsist değil, ama kendisini aşk üzerinden yücelten bir tarafı var. Füsun’u sevdiğini düşünüyor; oysa
Edebiyat & Roman
Masumiyet MüzesiOrhan Pamuk · Yapı Kredi Yayınları · 202460,4bin okunma