“Sevme beni.” dedi o kalın sesiyle. Bu saatten sonra nasıl olurda sevmezdim onu. “Niye? Niye sevmeyeyim seni?” Uzunca baktı yüzüme. O kadar sustu ki cevap vermeyecek sandım. Sonra araladı iki et parçasını. Uğruna her şeyden vazgeçebileceğim o dudaklarına büyük bir gülümseme yayıldı. Çok güzel güldü. O kadar güzel güldü ki bir an yeniden doğduğumu sandım. Ama bu da diğer güzel anlar gibi uzun sürmedi. Bir anda sertleşti bakışları. Anladım gelecek olan darbeyi. O an sağır olmak istedim. Duymak istemedim başkasını sevdiğini, o adama olan duygularını anlatmasını istemedim. Geçti artık. Bitmişti her şey. O yoluna ben yoluma gidecektim. Onun dilinden düşürmediği ‘arkadaşlığımız’ artık yoktu. Zira ben onunla aramızda olan ilişkiyi hiç bir zaman arkadaşça anlamak istememiştim ki.
Sözler susar, zihinlere susar, kalpler susar ama asla anlamlar susmaz.
Susmanın anlamı vardır, sessizliğin anlamı vardır; yaşamın anlamı ve ölümün anlamı vardır.
En sevdiğim şey, öylesine yapılan bir hareketten anlam çıkarmaktır.
Çünkü insanın, öylesine yaptığı bir şeyden bile anlaşılmasına ihtiyacı vardır.
Beni, ben anlatırken bile anlamadılar; zaten bir deliyi, akıllının anlaması da kolay değildir.
- “Nasıl olduğunuzu öğrenmek ister misiniz?”
- “Nasıl olduğumu zaten biliyorum,” dedi. “Ve gövdemde sizin gördüğünüz değişikliklerle hiç ilgisi yok onların. Olan her şey ruhumda oluyor.”
şarapla yıkayıp, dudakların ile kurula tenimi.
Arındır beni günahkâr şaraptan kendi kutsal dudaklarınla.
Biliyorsun sevgilim, Tanrı masum ruhları çekerek, ruhunun yönettiği bedeni kendine kul eder.