İnsan hayatını yönlendiren kanunların hesaba dayanan bir mantığı yoktur. Uzay boşluğunda dönüp duran dünyamız da kanlı dramların gösterildiği sahneden başka bir şey değildir. Bu dünya güneşin etrafında döndüğü sürece ve tâ kıyamete kadar kan dökülmesi mi gerek?
İnsan imanını açıklamak, tövbekâr olduğunu bildirmek için ne enerjiler harcamış, ne kadar çok düşünmüştür! Damarlarında akan ateşli kana, âsî yaradılışlı oluşuna, ezelî isyan arzusuna, yenileşmeye susamış olmasına, daima itiraz eden mizacına sahip bulunmasına rağmen, imânını ispat için neler yapmamıştır! Ve bu noktaya gelmek için ne korkunç zahmetler çekmiştir! Ne veda'lar, ne mezamirler, ne büyüler, ne ilâhiler, ne şamanlıklar yapmıştır! Yüzyıllar boyu ne dualar, ne yakarışlar yapmıştır. Bütün bunlar birden maddîleşecek olsa, taşan okyanuslar gibi dünyayı kaplardı. İnsanın kalbinde insanî acıların, insanlığın doğuşu ne kadar zor olmuştur.
Bu umutların bedeli gelecekte dökeceği gözyaşları olacaktı. Çünkü hayalden Doğan umutlar genellikle zaman içinde kırılıp giderler, temellerini yoktur. Tıpkı köksüz bazı ağaçlar ve çiçekler gibi.. hayallerin trajik kaderi budur. Ama yine de hayalsiz yapamayız. İyi ve kötü tanıyacağımız yolda yürüyebilmek için hayaller gereklidir.
Oysa insanlar düşünen yaratıklar olarak ortaya çıktıklarından beri kendilerini daha iyi tanımaya çalışmışlar, ama bütün çabalarına rağmen şu soruya bir cevap vermemişlerdi: Kötü, hemen hemen her defasında, niçin 'iyi'den daha güçlü olarak ortaya çıkıyor?