Aşka inanıyorsanız kadere de inanmalısınız. Kadere inanıyorsanız, başınıza gelenlerde mana aramayın. Çünkü her mana, aslında sizi yeni bir yokluğa sürükler.
Bu tam olarak bir inceleme değil. Çünkü ilk defa bir kitabı hem okur hem de onu yazan kişi olarak anlatıyorum. O yüzden burada hiçbir şekilde spoiler olmayacak. Daha çok hikâyenin ana temasından, ve her zaman yaptığım gibi okuma rehberi gibi anlatacağım. Aynı zamanda neden bu kitaba 10 puan verdiğimi ve neden sevdiğimi de anlatmaya çalışacağım.
Belki bu kitabı hiç okumak istemeyeceksiniz, belki tam tersine kendinizden bir şey bulacaksınız. Ama sonuna kadar okursanız, sadece Araf’ı değil, beni de biraz daha iyi anlayacaksınız.
Kitap iki kısımdan oluşuyor. İlk kısımda anlatıcımız Ercan bize kendi hikâyesini anlatıyor.. "Yazarken o kadar etkilenmemiştim ama okurken bir ara o psikoloji bana bile geçti, öyle anlattı ki Ercan" İkinci kısımdaysa anlatıcı değişiyor ve Tanrı gözüyle olaylara daha geniş, daha dışarıdan bir yerden tanık olmaya başlıyoruz. Aynı olayları başka karakterlerin gözünden görmek, bazı şeylerin neden yaşandığını ya da insanların birbirlerini nasıl yanlış okuyabildiğini fark ettiriyor. Özellikle insanların neleri nasıl gözden kaçırdığına bakmayı sevenler için ikinci kısmın farklı bir tarafı olduğunu düşünüyorum. Daha önce incelemelerimi okuyanlar, psikolojik anlatım tarzlarına ve parçalı kurguya olan zaafımı hatırlayacaktır.
Birinci kısımda bazen tek bir cümle, küçücük bir olay ya da geçip gidilmiş gibi duran bir detay görüyorsunuz. Ama ikinci kısma geçtiğinizde o küçük görünen şeylerin aslında ne kadar büyük sonuçlara dönüştüğünü fark etmeye başlıyorsunuz. Bir karakterin sıradanmış gibi anlattığı bir davranışın, başka bir insanın hayatında nasıl derin bir kırılmaya dönüştüğünü görebilisiniz, hikâyenin en sevdiğim taraflarından biri buydu.
Birinci kısımda Ercan ne anlatıyorsa, ikinci kısımda diğer karakterler de yine aynı olayların etrafında