Önce kötü insanlar çıkar karşına; canını yakar ama sana birçok şey öğretirler. Sonra yavaş yavaş kendi içine çekilirsin. Artık hiçbir şey eskisi gibi değildir, çünkü sen de eski sen değilsindir. Dünyaya baktığın yer değişmiştir; eskisi gibi saf, eskisi gibi umutla bakamazsın. Daha gerçekçi, daha temkinli ve daha farkında bir yerden bakarsın hayata. Yaşadıkların seni sertleştirmez belki ama derinleştirir; neye inanacağını, kime güveneceğini daha iyi bilirsin.
Ellerimi açıp en içten dualarımı Allah’a iletirken, gözlerimden akan yaşlarla birlikte kalbimde derin bir rahatlama hissettim. Uzun bir aradan sonra O’nun varlığını iliklerime kadar hissettim. Kimse yokken, yalnızken; “her şeyim” dediklerimi kaybettiğimde bile tereddüt etmeden teslim olmanın huzurunu yaşıyorum ve kendimi doğru yolda hissediyorum.
Zamanla insan en çok sessizliğin sesini tanıyor. Kalabalıkların içinden çekilip kendi içine yerleşiyor, eksik sandığı şeylerin aslında onu yormayan tek şey olduğunu fark ediyor. Yalnızlık önce ağır geliyor, sonra sadeleşiyor; en sonunda da insanın omzuna başını yaslayabildiği tek yer haline geliyor. Alışmak bir zafer değil belki ama ayakta kalmanın en sessiz yolu.
“İnsan her şeye alışır; sanırım onu tanımlayan en iyi özellik de budur. Acıya, korkuya, aşağılanmaya alışır. Hatta kendi sefaletine bile. Öyle bir noktaya gelir ki, artık içinde bulunduğu durumu doğal sayar ve ona karşı hiçbir şey hissetmez olur.”