Tercüme edilemeyen duygular, yanlış tercümenin ürettiği düşüncelerle karşılandığından ve başka türlüsünün de mümkün olmamasından ötürü, insan dışarıya olduğu kadar, kendisine de yabancıdır.
Hiçbir irademiz olmadan, zamanın birinde, rastgele bir ülkede, bilinçle seçmediğimiz bir ailede, tesadüfen denk geldiğimiz bir kültür çerçevesine, şansın belirlediği bir gelir düzeyine, müdahale edemediğimiz bir toplumsal ilişkiler ağına doğarız.
Felsefe bir bulma değil arama girişimidir. Kendilik keşfetmeye değil, icat etmeye uygundur. Oysa birey mucit değildir. Kişi kaypaklık içinde kendisine bir kimlik kazandırma uğruna yine soluğu bir ideolojinin altında almanın konforuna yakındır.
Algıladığımız dış dünya, duyularımıza çarpan ham ve muğlak sinyalleri biçimlendirdiğimiz geçmiş deneyimlerimiz ve gelecek beklentilerimizden ibarettir.
Bütünü oluşturan parçaların toplamı değil, aralarındaki ilişkinin biçimidir. İlişkinin niteliği, parçaların ne olduğu hakkındaki görüşümüzü de gölgeler ve değiştirir. Sonunda ilişki, parçayı da bütünü de tanımlayan şeye dönüşür.