Cesedin hemen yanında eski bir oyuncak araba duruyordu, tekerleklerinden biri kopmuş, toz içindeydi. Bu küçük detay, içimi daha da burktu. Çocuğun gözleri açıktı ama boşluğa bakıyordu, sanki son anda bir şey görmüş ve ona odaklanmış gibiydi. Seçil Komiser yanıma geldi, yüzü bembeyazdı.
Hiç böyle bir şey görmedim, dedi kısık bir sesle. Elindeki eldivenle titrek bir şekilde bir not uzattı. Bu, cesedin cebinden çıktı.
Kağıdı aldım. Eski bir defter yaprağına yazılmıştı. Tuhaf, neredeyse çocuksu bir el yazısıyla şu cümle yazıyordu:
Gece saat üçü geçtiğinde, fısıltılar başlar. Kulaklarını tıka. Yoksa onlar seni de alır.
Tüylerim diken diken oldu. Sadece bir uyarı değil, sanki bir lanetin parçasıydı bu satırlar. Seçil, "Çocuk burada yaşamıyormuş. Mahallede kimse tanımıyor. Kimliği de yok üzerinde," dedi. Bu da yetmezmiş gibi, olay yerinin çevresindeki güvenlik kameraları gece 2:57’den sonra birdenbire bozulmuştu. Ne bir araç girişi vardı ne de başka bir hareket kaydı.
Çevredeki evlerden birinde yaşlı bir kadın, battaniyesine sarılmış, gözleri korkuyla dışarıyı izliyordu. Yanına gidip kendimi tanıttım, bir şey görüp görmediğini sordum. Kadın başını iki yana salladı ama sonra birden duraksadı.
“Bu sokakta gece yarısı bir çocuk şarkı söylüyordu,” dedi. “Camdan bakmaya cesaret edemedim ama ses çok yakındaydı. Sonra... sonra bir sessizlik çöktü. Öyle bir sessizlik ki, yıllardır duymamıştım. Sanki dünya nefesini tutmuştu.”
Tam o anda, telsizden bir anons geldi:
“Komiserim, yakınlarda terk edilmiş bir depo var. İçeride garip semboller bulundu. Ve... duvarda çocuk el izleri var. Onlarca.”
Seçil’le birbirimize baktık. Bu sadece bir cinayet değildi. Bu, çok daha derin ve karanlık bir şeyin başlangıcıydı. Elimdeki kahve kupasını hâlâ tutuyordum. Ama artık