Belki o dönüştüğüm ikinci kişi, ilkinin farklı bir veçhesinden ibaretti, kendi içimde coşkun ve duyarlıyken başkalarına karşı karşı bilge bir yol göstereciye dönüşüyordum ve bu başka pek çok insanın için de geçerliydi belki.
Tabii ki her birimiz kendi içimizde atalarımızın yaşamını sürdürmek durumunda olduğumuzdan, başlangıçta benim içimde yeri olmayan o ağır oturaklı ve müstehzi adam, hassas olana katılmıştı ve benim de sıram gelince tıpkı ebeveynlerim gibi davranmam doğaldı.
Ancak yine de Albertine’in, Andree‘nin hatta kendi gözümde bir hiç olduğumu hissediyordum. Aşkın nasıl bir imkansızlığa tosladığını da anlıyordum. Aşkın nesnesinin bir bene hapsolmuş, önümüzde uzanabilecek bir insan olduğunu sanırız. Heyhat! O insanın işgal ettiği ve edeceği tüm uzay ve zaman noktalarındaki uzantısıdır aşk. Onun belli bir uzamla belli bir zaman dilimi ile temas noktasına hakim değilsek kendisine de hakim değiliz demektir. Nitekim erişemeyiz tüm o noktalara. Bize tarif edilseler oralara dek kullanabilirdik belki. Ancak el yordamıyla arar, bulamayız. Güvensizlik, kıskançlık, zulüm de bundan kaynaklanır. Saçma sapan izler peşinde değerli zamanlar yitirirken hiç farkına varmadan gerçeğiz kalırız.
Önceki gecenin hatıraları, ertesi sabahın umutları gibi binlerce kök, sayısız ilmektir bizi bir insana bağlayan. İçinden bir türlü sıyrılmadığımız alışkanlıkların kesintisiz örgüsüdür.