Kitabı bir oturuşta, tek solukta bitirdim. Sonuna kadar, son sayfayı okuyana kadar bir aşk hikayesi bekledim. Gerçekleri yumuşatacak, savaşın korkunç perdesinin arkasında yaşamaya devam etmeye değecek bir şeyler bulmayı umdum. Oysa kitap bana saf gerçeklikten başka hiçbir şey sunmadı. Kanımı karıştıran bir acı hissettim, her sayfada.
Sayfalarca Akhilleus'un kaybettiği arkadaşının acısını çekmesini okudum. Gözlerim dolarak içim acıyarak okudum. Ama bir saniye bile osa
Briseis abilerinin ve kocasının öldürülüşünden sonra kederini yaşamasına izin verilmeyişini unutmadım. Bir pazarlık malzemesi edilişi, elden ele dolaştırılışı ve kimliksiz, biçare bırakılışını asla unutmadım.
Kadınların hikayesi yüzyıllar boyunca böyle sürdü. Savaşların ve kahramanların gölgesinde, kendi sesinden yoksun bir hikaye. Bugün ben bir kadınsam ve kendime ait bir hikayem varsa bunun sebebi bunca ölüm karşında yaşamı seçmiş kadınlardır. Benim annem kederdir, kandır, ateştir. Benim tarihim savaş meydanlarındaki kahramanlıklarıyla övünen bütün erkeklerin toplamından daha şanlıdır. Çünkü asıl şeref her zaman, daima ve mutlaka yaşamayı ve yaşatmayı seçmiş kadınlara aittir.