Doğukan Ç.

İki Kişilik Bir Yalnızlık: Ben ve Gölgem...
Caddenin gürültüsü, korna sesleri ve yanımızdan teğet geçen yabancı yüzler... Hepsi birer fon gürültüsünden ibaret. Ben ve gölgem, bu kalabalığın içinde kendi sessiz ritmimizde ilerliyoruz. Gölgem, dünyadaki en dürüst dostum belki de. Ben hızlandığımda o da adımlarını sıklaştırıyor; durup soluklandığımda o da kaldırımın üzerine uzanıp dinleniyor. Hiç soru sormuyor, yargılamıyor ve en önemlisi; terk etmiyor. Sokak lambalarının altından geçerken bazen önüme düşüp bana yol gösteriyor, bazen de arkamda kalıp geçmişim gibi beni takip ediyor. Işığa ne kadar yakınsam o kadar belirginleşiyor; karanlık çöktüğünde ise içime çekiliyor, ruhumla bir oluyor. İnsan en çok kalabalık bir caddede yürürken anlar; aslında sadece kendisiyle ve peşinden sürüklediği o koyu silüetle baş başadır. Kısacası; caddeden aşağı süzülürken attığımız her adımda, dış dünyaya bir yabancı, kendimize ise biraz daha yakın bir yolcuya dönüşüyoruz.D.Ç.
Reklam
Ben ve gölgem caddeden aşağıya doğru yürüyoruz.... Doğrusu biraz kafa yormaya değer...
Işığın ve Karanlığın Büyük Ayrılışı: Perdenin Ardındaki Hakikat.
Varlık ve yokluk arasındaki uçurum, insanlık tarihinin en eski ontolojik sancısıdır. Evrenin oluşumunu bir "ayrışma" süreci olarak tanımlarken; varlığı ebediyetle, yokluğu ise maddeyle özdeşleştirerek sert ama sarsıcı bir ikilik (dualizm) sunar. Var olan, kendini eksiltmeden var edendir. Ebediyet, maddenin aksine parçalanamaz ve yok edilemez olanı, yani ilahi kıvılcımı simgeler. Madde geçicidir, çürümeye mahkumdur ve ruhu hapseder. Bu bakış açısına göre kötülük, maddesel dünyanın kısıtlamalarından ve karanlığından doğar. Bu, maddenin aslında özgün bir gerçekliğinin olmadığını, sadece ışığın yokluğu veya ruhun eksikliği olduğunu savunur. İnsan ruhu, maddenin içindeyken bu perdenin arkasını göremez. "Perde", bizim fiziksel duyularımızla sınırlı olan algımızdır. Hakikat, ancak bu perdenin ötesine geçebilen bir bilinçle idrak edilebilir. Bizler, ebedi olanın madde denizine düştüğü ve araya bir unutuş perdesinin çekildiği bir evrende yaşıyoruz. Kısacası; İnsan var olan, ışığıyla ebediyete hükmederken; var olmayan, maddenin karanlığında kendi sonunu hazırlar.D.Ç.
Aslı" gibi var olmak...
Platon'a göre, duyularımızla algıladığımız dünya aslında gerçekliğin bir "gölgesidir". Gölge, var olmak için bir nesneye ve bir ışık kaynağına ihtiyaç duyar. Yani "aslına" göbekten bağlıdır. Kendi başına bir iradesi veya cevheri yoktur. Eğer gölge, aslının tüm özelliklerini yansıtmaya başlarsa, biz artık ona "gölge" demeyiz. Çünkü gölgenin tanımı gereği bir eksikliği olması gerekir. Gölgenin varlığı, her zaman "başka bir şeye" ihtiyaç duymasıyla maluldür. Ancak bazen bir gölge, aslına bakmaya cesaret edemeyenler için o aslın tek gerçeklik kanıtı haline gelir. Belki de bu yüzden, aslından daha "gerçek" göründüğü anlar olur. Kısacası; Gölge, aslının ne kadar görkemli olduğunu gösteren kusursuz bir aynadır.D.Ç.
Daha sonra var olan kendisini var olmayandan ayırdı. Var olmayan maddede dışa vuran kötülüktür. Saran güç var olanı var olmayandan ayırdı. Var olana ebedi dedi var olmayana madde dedi. Ve var olana var olmayandan ayırıp aralarına bir perde koydu. Alt Aeonları var olmayan olarak tarif etmek tuhaf görünmekle birlikte zaten bu var olmayan acemi deneyimliyoruz ancak iki önemli nokta var: 1. Algıladığımız madde yok. 2. Bir gölge gölgesi olduğu şeyin Aslı gibi var olabilir mi?
Reklam