Asiye FATSA ÖZDEMİR profil resmi
Asiye FATSA ÖZDEMİR kapak resmi
▪︎ Ömrüme doğan güneş ❤ U ❤ (14/04/2019)
#canımeşim Uğur Özdemir
▪︎ Bir kitap Koalasıyım
▪︎ Game Of Thrones
▪︎The Lord of the Rings
▪︎ Harry Potter
https://instagram.com/...?igshid=ucx8sm7n2x9a
Istanbul
270 okur puanı
27 May 2017 tarihinde katıldı.
▪︎ Ömrüme doğan güneş ❤ U ❤ (14/04/2019)
#canımeşim Uğur Özdemir
▪︎ Bir kitap Koalasıyım
▪︎ Game Of Thrones
▪︎The Lord of the Rings
▪︎ Harry Potter
https://instagram.com/...?igshid=ucx8sm7n2x9a
Istanbul
270 okur puanı
27 May 2017 tarihinde katıldı.
  • Asiye FATSA ÖZDEMİR tekrar paylaştı.
    Bu şiiri birde şöyle okuyalım, Ayten'lerin yerine "Anne" koyalım. #milyonkereanne
    💫
    Milyon Kere Ayten (Anne)
    Hoşuma gitmiyorsa rengi denizlerin
    Biraz Ayten sürüyorum güzelleşiyor
    Şarkılar söylüyorum
    Şiirler yazıyorum Ayten üstüne
    Saatim her zaman Ayten'e beş var
    Ya da Ayten'i beş geçiyor
    Ne yana baksam gördüğüm o
    Gözümü yumsam aklımdan Ayten geçiyor
    Bana sorarsanız mevsimlerden Aytendeyiz
    Günlerden Aytenertesidir
    Odur gün gün beni yaşatan
    Onun kokusu sarmıştır sokakları
    Onun gözleridir şafakta gördüğüm
    Akşam kızıllığında onun dudakları
    Başka kadını övmeyin yanımda gücenirim
    Ayten'i övecekseniz ne ala, oturabilirsiniz
    İki laf ederiz
    Onu siz de seversiniz benim gibi
    Ama yağma yok Ayten'i size bırakmam
    Alın tek kat elbisemi size vereyim
    Cebimde bir on liram var
    Onu da alın gerekirse
    Ben Ayten'i düşünürüm, üşümem
    Üç kere adını tekrarlarım, karnım doyar
    Parasızlık da bir şey mi
    Ölüm bile kötü değil
    Aytensizlik kadar
    Ona uğramayan gemiler batsın
    Ondan geçmeyen trenler devrilsin
    Onu sevmeyen yürek taş kesilsin
    Kapansın onu görmeyen gözler
    Onu övmeyen diller kurusun
    İki kere iki dört elde var Ayten
    Bundan böyle dünyada
    Aşkın adı Ayten olsun
    - Ümit Yaşar Oğuzcan
    #aşkınadıanneolsun #ümityaşaroğuzcan #şiir #edebiyat
  • "Türk'ü anlamak için, türkü dinlemek gerek!" (Ahmet Haldun Terzioğlu)

          Kıvırcık saçlı Halil İbrahim'in hikayesini nasıl dinlerseniz dinleyin, hüzünlenmemek elde değildir. Bunca art niyetli insanların arasında hayatı zayi olan bu genç Halil İbrahim'in hayatını bilmeyen kalmamalı deyip hikayemize geçelim.

          Türküde adı geçen kıvırcık saçlı Halil İbrahim 1931 yılında Fatsa'da doğmuştur. Gençliğinde siyah çizgili takım elbisesi, sekiz köşe kasketi ve iskarpiniyle o dönemde gayet şık, titiz ve bakımlı giyinen bir Anadolu delikanlısıdır. Kendisine ait küçük dükkanında kilit, saat, şemsiye, lüküs lambası, gramofon gibi aletlerin tamir işleriyle evinin geçimini sağlar. Genç yaşta komşu köyden Çolak Ahmet'in kızını kaçırıp, yuvasını kurmuş, çakı gibi de bir delikanlıdır Halil İbrahim. Biri kız, biri oğlan ikide çocuğu vardır. Birde Halil İbrahim'in silah merakı vardır. Değişmeyen tek huyudur bu ve belinde her daim bir silah taşır, küçük dükkanında da gizliden gizliye silah tamiri yapar. Bu durumu yöre halkından çoğu kişide biliyordur fakat kimse açık açık dile getirmez. Sabah işine, akşam evine giderken bir dereden geçmesi gerekiyordur ve derenin üzerinde dal köprü kuruludur. Her gün bu dal köprüyü kullanır. 

          Erken yaşta evlenip iki çocuk babası olan Halil İbrahim'in askerlik çağı gelir ve ailesini ardında bırakıp vatani görevini yapmak için asker ocağına gider. Zaman hızla akıp giderken asker ocağında eline bir mektup geçer. Her kim bu zalimliği yaptıysa, iyi niyetli olmadığı kesindir, bile isteye Halil İbrahim'in başını derde sokmak istemiştir. Mektupta; "Kayın baban kızını geri alacak, başkasına verecek, komşun ağa tarlalarına göz dikti hepsini kendi üzerine yapacak." yazıyordur. Mektubu okuyan Halil İbrahim'in ömründen ömür gider, başında yeller eser. Bu durumu mazeret gösterip izin alamaz, düşünüp durur ve en son firar etmeye karar verir. Halil İbrahim ömrünün bu mektupla zayi olacağını bilmeden bir gece vakti firar eder. Evi ormanlık alana epeyce yakındır, ormanda kendisine yer ayarlar, bazı geceler evine girip, hasret giderir. Günler geçerken ne yapacağını hesap eder kafasında, daha sonra ağanın karşısına çıkar, askerlerde gelmiştir köye. Halil İbrahim ağaya bir kurşun sıkar ve daha fazla direnemeden askerlere yakalanır. Asker kaçağı olmak çok adi bir suç sayılır o dönemde, ağaya da kurşun sıktığından olsa gerek askerler onu telefon direğine bağlayıp döverler. Kafasına aldığı darbelerden olacak ki, aklı gidip gelmeye başlar. Akıl gidip gelir olunca hayatı yavaş yavaş kararır. 

          Cezasını çeker, askerliğini bitirir evine, yurduna döner fakat hali perişandır artık. "Nerede o eski Halil İbrahim." der görenler. Para kazanamıyor, karısına, çocuklarına bakamıyor diye kızını gerçekten de almıştır kayın babası. Başka köyden biriyle evlendirmiştir. Halil İbrahim'in kimsesi kalmamıştır, yapa yalnız kalmıştır hayatta. her şey değişse de Halil İbrahim'in bir tek huyu değişmez, belinde silah taşımaya devam eder. İnsanların olduğu yerlerden uzak durur, herkesten uzaklaşır, kimseyle görüşmez artık. Dağlarda ormanda, yollarda gezmeye çıkar gece vaktinde. Görüştüğü iki kişi kalmıştır hayatında. Birisi Cemal dayı diğeri Dursun amca, ara sıra onların kapıları yoklar, başkada kimseyle işi olmaz.

          Sağ sol olaylarının hat safhalarda olduğu dönemde (80'li yıllar) kimse evinde rahat edemez, dışarıya çıkamaz. Kimliği belirsiz kişiler tarafından köyler yağmalanır, insanlar evinin bahçesine bile gitmeye korkarlar. Sık sık baskınlar yapılır köylerde. Bir tek Halil İbrahim gezip dolaşmaya devam eder, kimseyi umursamadan gideceği yere gider, gezeceği yerde gezer. Yine kimlerin yaptığı bilinmez, evi kundaklanır Halil İbrahim'in. Evinden birkaç eşyasını kurtarabilir sadece. Kurtarabildiği eşyalarını ormana, kayalıkların yanına taşır, orada barınmaya başlar.

          Bir gece yağmur bastırır, yağan yağmura dayanamaz Halil İbrahim ve gece vakti düşer yollara, ormanın içinden yürüyüp Dursun amcanın evinin önüne gelir. Gece vakti Dursun amcayı uyandırmamak için kapılarını çalmaz. Her yeri ıslanmış, yağan yağmur yorgun düşürmüştür onu, kimseye görünmeden samanlığa girer ve hemen uyumaya başlar. Bu arada silahı yine belindedir, tek alışkanlığı eskiden kalma. Sabah uyandığında askerler baş ucundadır, silahını verip teslim olur. Dursun amca ve ailesi tek tek ifade verirler;

          "Biz Halil İbrahim'i tanırız, o bizim evimize istediği zaman gelir, yiğittir, namuslu, mert bir adamdır. Gece geldiği için bizi rahatsız etmek istememiştir, o yüzden orada kalmıştır." derler. 

          Silahını teslim eder, askerler Halil İbrahim'i tutuklar fakat kısa süre sonra serbest bırakılacaktır aslında. Olacağı var ki Halil İbrahim'in aklına 30 sene önceki olay gelir, kalbi başlar hızlı hızlı atmaya, 30 sene önce yaşadığı dehşeti, korkuyu bir kere daha yaşar. Direğe bağlanıp yediği dayak canlanır gözlerinin önünde, o dayağın acısını hisseder bütün vücudunda. Yine kendisini direğe bağlanıp dövecekler diye düşünüp, bir fırsatını bulur koşmaya başlar, dereye kadar iner dal köprüden karşıya geçer, Halil İbrahim önde, askerler arkada kovalamaca devam eder, arkadan havaya ateş eder komutan dursun diye, Halil İbrahim bu duru mu? Ormana girse izini kaybettirecektir lakin ormana girmesine 150 metre vardır daha, diğer tarafta bulunan askerler, arkadaki askerler vuramadı kaçırdı diye başından vururlar Halil İbrahim'i, yere düşmez kayalara yaslanarak can verir Halil İbrahim.

          Kumandan çok üzülür bu duruma, vicdan azabı çeker. Oğlunu çağırırlar eşyalarını vermek için lakin oğlu almaz eşyalarını, kulaktan dolma bilgilerle düşmandır babasına, hiç tanımamıştır ne de olsa. Babasını hiç sevmediğini, saymadığını söyleyip çeker gider. Cenazesine bile katılmaz oğlu. Cenazeye bir elin parmaklarını geçmeyecek sayıda insan katılır, biriside vicdan azabı çeken kumandandır.

          Bu olaylar silsilesinin ardından sayın Dursun Ali Akınet Halil İbrahim şiirini yazar ve daha sonrasında da bestelenir. Oğlu türküyü dinleyince anlamaya başlar ve sahip çıkar babasına ama ne fayda.. 

    Türkü sözleri;

    Dağda kızıl ot biter
    İçinde keklik öter
    Eşkıyadan da beter
    Uslan be Halil İbrahim

    Kıvırcık saçlarına
    Kar düşmüş uçlarına
    Dağın yamaçlarına
    Yaslan be Halil İbrahim

    Derede su durulur
    Daldan köprü kurulur
    Elli yerinden vurulur
    Aslan be Halil İbrahim

    Müfreze dağı sarar
    Dağda kaçaklar arar
    Geçit vermez kayalar
    Hızlan be Halil İbrahim
  • Mihriban kelime anlamı: Şefkatli, merhametli, muhabbetli, güler yüzlü, yumuşak huylu.

    Abdurrahim Karakoç; "Beni şiirlerimden takip edin." Der her daim, gerçekten şiirleri okuyunca şiirden çok mektup oldukları anlaşılıyor. Hikâyemize geçecek olursak, 1960 yılınca yaşadığı ölümsüz aşkı kelimelerle ebedi kılan Abdurrahim Karakoç'un gerçek adını gizleyip Mihriban diye hitap ettiği güzel Anadolu kızının hikâyesi bu.

    Köyde bir düğün vardır ve civardan misafirler gelmeye, kalabalık çoğalmaya başlar. Genç Abdurrahim düğünde bir kız görür ve sevdalanır. Gördüğü güzel kız uzaklardan düğüne gelen bir misafirdir. Tanışmak nasip olur ve gelin görün ki Mihriban'da genç Abdurrahim'e sevdalanır. Misafirlik ilerledikçe aşk da ilerler.

    Bir sabah kalkar ve Mihriban'ı görmeye gider genç Abdurrahim fakat sevdiği Mihriban'ını bulamaz, misafirler artık gitmişlerdir. O günden sonra hayatı değişir genç Abdurrahim'in ve hayatı manasızlaşır. Hiçbir şeyden tat alamaz, eskisi gibi değildir ailesi iyiden iyiye endişelenmeye başlar. Bu süreçte kızın kimin nesi, kimin fesi olduğunu araştırmaya başlarlar ve Maraş'ta olduğunu öğrenirler. Daha sonra Maraş'a gidip Mihriban'ı isterler fakat kızın ailesi "Yaşı küçük" gerekçesiyle olumsuz yanıt verirler. Bakarlar ki Abdurrahim'in ailesi ısrarcıdır ve gerçeği söylerler, kız "Nişanlıdır."

    Ailesi eve dönünce surat ifadelerinden olumsuz olduğunu anlar Abdurrahim, nişanlı olduğunu öğrenince; "Bir daha bu evde konusu ve adı geçmeyecek." der. Dil böyle söylese de gönül ferman dinlemez ve şiirler yazmaya devam eder genç Abdurrahim. 7 geçer aradan ve hala aşk ateşinin sönmediği anlaşılır.

    Türkü sözleri;

    Sarı saçlarını deli gönlüme
    Bağlamışım çözülmüyor mihriban mihriban
    Ayrılıktan zor belleme ölümü
    Görmeyince sezilmıyor mihriban
    Sevdiğim mihriban
    Yar değince kalem elden düşüyor
    Gözlerim görmüyor aklım şaşıyor
    Lambada titreyen alev üşüyor
    Aşk kağıda yazılmıyor mihriban
    Sevdiğim mihriban
    Tabiblerde ilaç yoktur yarama
    Aşk değince ötesini arama
    Her nesnenin bir bitimi var ama
    Aşka hudut çizilmiyor mihriban
    Sevdiğim Mihriban

    Yazdığı Mihriban şiiri türküye dönüşünce duymayan, bilmeyen kalmaz, haliyle Mihriban da duyar. Bir mektup yazar Abdurrahim'e ve "Unutmak kolay değil" der. Abdurrahim ikinci şiirini yazar.


    Türkü sözleri;

    Unutmak kolay mı deme
    Unutursun Mihribanım
    Oğlun kızın olsun hele
    Unutursun Mihribanım
    Hayat böyle bu gemide
    Eskiler yiter yenide
    Beni değil kendini de
    Unutursun Mihribanım
    Yıllar sineme yaslanır
    Hatıraların paslanır
    Bu deli gönül uslanır
    Unutursun Mihribanım
    Zaman erir kelep kelep
    Meyve dalda durmuyor hep
    Unutturur bir çok sebep
    Unutursun Mihribanım
    Gün geçer azalır sevgi
    Değişir herşeyin rengi
    Bugün değil, yarın belki
    Unutursun Mihribanım
    Süt emerdin gündüz gece
    Unuttun ya büyüyünce
    Bu işte tıpkı öylece
    Unutursun Mihribanım

    Büyük bir olgunlukla söylüyor Abdurrahim; 

    "Son bir kez de olsa görmek istemezdim, o beni hayalindeki gibi yaşatsın, bende onu hayalimdeki gibi. O aşk masum bir aşktı, bırakalım öyle kalsın."

    "Bazen aklıma düşüyor. Ben unutursun diyorum ama insan hiçbir zaman unutamıyor. O bir mektup üzerine yazılmıştır, benim gönderdiğim bir mektuptan dolayı cevap aldım, "Unutmak kolay mı?" mektubun başlığı. "Unutmak kolay mı? deme, unutursun Mihriban'ım." diyorum. "Düzen böyle bu gemide, eskiler yiter, yeni de. Beni değil, sen seni de unutursun Mihriban'ım." diyorum.

    Ahdurrahim Karakoç'un dediğine göre bu güzel kızın ne adı Mihriban'dı ne de saçları sarıydı. Aynı şekilde Abdurrahim Karakoç'un yeğeni Oğuz Karakoç; hikayenin aslında çok başka olduğunu söylemiş ve mademki Abdurrahim anlatmadı, bana da anlatmak düşmez diye belirtmiştir. Hikayenin Maraş ile ilgili kısmınında doğru olmadığını vurgulamıştır. 
  • Turgut Uyar
    Biri kurbağa öper,biri yüzyıllarca uyur,biri 7 cüceyle yaşar,biri kuleye kapatılır. Bir masal prensesi olsan bile kadınlık zor.
  • Merhaba sevgili okurlar.

    Bu bölümde Malatya'lı sanatçı Fahri Kayahan'ın eşine yazdığı şiirin hikayesini anlatacağım dilim döndüğünce.


    Suna, Fahri Kayahan'ın eşidir. Çok sevmektedir Fahri bey eşi Suna hanımı. Malatya'da o zamanlar sevdiğine sevdiğini söylemenin bile ayıp karşılandığı o dönemde Fahri Bey her daim söyler Suna'ya, ona olan sadakatini, sevdiğini ve bağlılığını. Fahri beyde aynı şekilde Suna'ya güvenir, inanır sadakatine, bilir karısının gözlerinin başka kimselere bakmadığını. O dönemin kadınlarının en büyük eğlencesi, haftada bir yapılan hamam eğlenceleridir. Kendilerine ayrılan günde toplanıp hamama gider mahallenin bütün kadınları. İşte o hamam eğlencelerinden birinde Suna'nın sırtında bulunan ve normal şartlarda kıyafetinden asla görünme ihtimali olmayan bir ben dikkatini çeker hamamda bulunan ve sunanın yakın arkadaşı olan Neriman Hanımın. Neriman Hanım, akşam eve geldiğinde laf arasında eşi Mustafa beye, Suna'nın sırtında ben olduğunu anlatır, kötü niyeti yoktur aslında. Aradan zaman geçer, Fahri Kayahan bir gün evlerinin yakınında bulunan kahvede Mustafa bey ile karşılaşır. Aralarındaki sohbet belli bir süre sonra tartışmaya dönüşür ve olay karşılıklı hakarete kadar gider. Fahri Kayahan hiddetle cevap verir Mustafa beye;

    - Bir daha karşıma çıkma, seni el aleme rezil ederim.

    Bu söylem karşısında sinirlerine hakim olamayan ve sırf Fahri Kayahan'ı yaralamak gayesiyle hareket eden Mustafa beyin dudaklarından şu sözler dökülür;

    - Sen benimle uğraşacağına kendi karına sahip çık, ben senin karının sırtındaki beni bile bilirim.

    Fahri Kayhan beyninden vurulmuşa döner. Evet inanamaz biricik Suna'sının kendisine ihanet ettiğine, ama bu başına gelen neyin nesidir? Elin adamı, Suna'nın sırtındaki beni nereden bilir? Bu sorular kafasında iken eve varır, dayanamaz ve karşısına alıp Suna'yı durumu anlatır. Suna iki gözü iki çeşme yeminler eder Fahri beye;

    - Aman beyim etme! Bakar mıyım senden bir başkasına?

    O gece konuşurlar, konuşurlar. Fahri Kayahan eşine sarılır ve ikna olduğunu söyleyip bir daha hiç açmamasına konuyu kapatır. Lakin durum hiç de öyle olmamıştır, içine şüphe bir kere düşmüştür, o günden sonra istemeden de olsa aklında hep o şüphe, Fahri Bey karısına kötü davranır. Yine bir akşam yemekte sudan bir sebeple çıkan tartışma sonrasında Fahri Kayahan ceketini alır ve başlar Malatya sokaklarında dolaşmaya. Eve geldiğinde neredeyse güneş doğmak üzeredir. Eve girer ve gördüğü manzara karşısında dona kalır! Biricik karısı Suna, kendini asmıştır. Sallanan ayağının dibinde elinden düşmüş bir mektup durmaktadır. O mektupta Suna son sözlerinde şunları yazmıştır;

    - Kusura bakma beyim, ama günlerdir kafandaki soru işaretlerinin sebebini bilmekteyim. Kendimi temize çıkarmak için başka yol göremedim. Şunu bil ki, ben sana hiç ihanet etmedim.

    Fahri Kayahan gözyaşları içinde eşinin cansız bedenini yağlı urgandan ayırır, yere yatırır. Islak gözlerini silerken bir bakar ki hava aydınlanmıştır. İçindeki yangın öyle büyüktür ki, sözün bittiği yerde, kelimelerin küllerinden o meşhur türküyü yakmıştır;

    Türkü sözleri;

    Şafak söktü, Suna'm yine uyanmaz
    Hasret çeken gönül derde dayanmaz
    Çağırırım Suna'm sesim duyulmaz
    Uyan Suna'm uyan, derin uykudan
    Nice diyar gezdim gözlerin için
    Niye kızdın bana el sözü için
    Dilerim Allah'tan sızlasın için
    Uyan Suna'm uyan derin uykudan
    Çektiğim gönül elinden
    Usandım gurbet elinden
    Hiç kimse bilmez halimden
    Uyan Suna'm, derin uykudan.
  • İyi bir kütüphane, evin içindeki dev bir imparatorluktur. 📚
    (Mehmet Murat İldan)
  • 184 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Merhaba sevgili arkadaşlar, bu gün şiir mısraları arasında gezinelim biraz.
    En sevdiğim dört şairden birisidir Ahmed Arif. Diğer üçü ise; Sabahattin Ali, Yahya Kemal Beyatlı, Cahit Zarifoğlu..
    Geç tanıdım Ahmed Arif'i ama iyi ki de tanıdım. Sevdasıyla yüreğimizde iz bırakan adam, çok naif, şiirlerinde buram buram Anadolu, sevda, sadakat barındıran Ahmed Arif..
    Kitaba değinecek olursam; şiirleri okurken o kadar güzel, o kadar hoş duygular besliyorsunuz ki içinizde hiç bitmese diyorsunuz. Bıkmadan, sıkılmadan defalarca okuyabileceğim bir kitap. Okuduktan sonra sımsıkı sarılıp, bağrıma bastığımı itiraf etmeliyim. Duygu yoğunluğundan olsa gerek. Ahmed Arif'in şiirlerindeki üslubu, aynı yetiştiği coğrafya gibi sert. Doğu Anadolu'nun soğuğu kendini belli ediyor şiirlerde. O yörenin dili de yansıyor sözlere. Her şiirde "sevmişem" diye bir şey duyamazsınız, Ahmed Arif’e has bir durumdur bu. Ben ki sayısız şiir ve çok önemli şairlerin dizeleriyle geçirdim zamanlarımı, buna rağmen ne zaman ki 2 satırını görsem dost selâmı gibi gülümserim kendi kendime. Bu güzel kitabı okumasanız bile evinizin bir köşesinde bulundurun, belki misafirliğe gelen birileri açıp bir satır okur, Ahmed Arif ile tanışma fırsatı bulur..
  • 208 syf.
    ·7 günde·5/10
    Merhaba sevgili arkadaşlar, yeni kitap yorumum ile geldim.
    Tartışmasız Türk Edebiyatı'nın en büyük gururlarından birisidir Yaşar Kemal. Okuduğum her kitabıyla bir kez daha ispatlıyor bunu. Kitabımız toplum baskısını açıkça gözler önüne seren, masal tadında yazılmış bir roman. Öncelikle şuna değinmek istiyorum. Masallar dünyanın her yerinden zulüm, eziyet gören insanların öcünün anlatımıdır bir nevi. Yaşar Kemal bunu çok iyi bilen, benimseyen bir yazar. Keza kitabında açıkça ve ustalıkla işlemiş bunu.
    Kitap; bir distopya, bir masal. Filler Sultanı ile Kırmızı Sakallı Topal Karınca bir toplum eleştirisi aslında. Her kitabın bir ayna olma özelliği vardır. Hangi dönemde, hangi yılda olursak olalım gücü elinde bulunduranın onu acımasızca kullandığı yadsınamaz bir gerçek. Romanda da elinde bulundurduğu gücü karıncalar üzerinde kullanan filleri görüyoruz. Filler Sultanı karıncalara savaş açıyor. Karıncaların kentlerini yıkıyor, dağıtıyor, kendisine saraylar, tahtlar yaptırtıyor, bal, çiçek özleriyle ambarlarını doldurtuyor, sömürüyor karıncaları ancak yaptığına sömürü demiyor, özgürlük adı altında kılıfına uyduruyor yaptıklarını Filler Sultanı. Bir tek kırmızı sakallı topal karınca göz yummuyor filler sultanının zulmüne. Fakat bu kocaman filleri nasıl yeneceğini bulamıyor, kara kara düşünüyor. Kitaplar okuyor, araştırıyor, saklandığı dağda bekliyor. Filler sultanı korkuyor kırmızı sakallı topal karıncadan, kendisine tek başkaldıran karıncanın yapabileceği şeylerden için için korkuyor. Korkmalı da, zira birlikten kuvvet doğar diyerek yorumumu noktalamak istiyorum. Büyük küçük herkesin okuması gereken bir Yaşar Kemal klasiği. Okuyun, okutun..
▪︎ Ömrüme doğan güneş ❤ U ❤ (14/04/2019)
#canımeşim Uğur Özdemir
▪︎ Bir kitap Koalasıyım
▪︎ Game Of Thrones
▪︎The Lord of the Rings
▪︎ Harry Potter
https://instagram.com/...?igshid=ucx8sm7n2x9a
Istanbul
270 okur puanı
27 May 2017 tarihinde katıldı.

Şu anda okuduğu kitap

  • Onlar da İnsandı

Okuduğu kitaplar 90 kitap

  • Hasretinden Prangalar Eskittim
  • Filler Sultanı ile Kırmızı Sakallı Topal Karınca
  • Piraye
  • Ozan Beedle'ın Hikayeleri
  • Vadinin Hükümdarı
  • Silahlara Veda
  • Othello
  • Hafız Hakkı Paşa'nın Sarıkamış Günlüğü
  • Canistan
  • Kaplumbağa Terbiyecisi

Kütüphanesindekiler 254 kitap

  • Lüzumsuz Adam
  • Sefiller
  • Bekir
  • Alaska'nın Peşinde
  • Sessizlik
  • Scarlet
  • Soğuk Kahve
  • Final
  • Fırat Suyu Kan Akıyor Baksana
  • Safir Mavi

Beğendiği kitaplar 4 kitap

  • Onlar da İnsandı
  • Hasretinden Prangalar Eskittim
  • Evrenin Ötesi
  • Bülbül