Yaralar tazeyken acılar daha büyük sanırız. Ama Kevser Hattatoğlu bize Kesik, Kabuk ve Dikiş İzi başlıklarıyla üç bölümde insana ait yaraları anlattığı öykülerinde yaranın bazen kabukken bazen de yara izinin kesikten daha fazla can yaktığını anlatıyor. Alışkanlığa dönüşen yalnızlık, ayrılık ve terk ediliş fanusta yaşamaya itiyor bazen. İnsan acıya değil onun kendisini dönüştürdüğü yeni hale alışabilir en fazla. Veya kanıksar durumunu. Öykülerde bunun işlendiğini görüyoruz.
Hattatoğlu'nun karakterlerini geçmişin izinde buluyoruz çoğu zaman. Kimi zaman herşeyi unutan bir babanın en küçük çocuğu oluyoruz. Torunlarını seven bu ihtiyarın elleri birden bizim de başımızı okşuyor. Domates konserveleri anıları canlandırıyor. Bir ses bize de pişmiş aşa su katılmaz diye sesleniyor konserve açarken. Salıncakta sallanıyor küçük bir kız. Hayattan kaçmak için saklanılacak en iyi yer çocukluktur çünkü. Başka bir kız babasının ceketinin askıda oluşuna güveniyor. Fazla uzaklaşmadığına emin babasının. Bu aralarında bir işaret. Handelibe bu anıların canlandığı bir şehir oluyor bazen.
Kitapta dikkat çeken başka bir tema insanlık yaraları. Yazarın Gazze'yi anlattığı Captcha, sorgulatıyor tekrar insanlığımızı. Limon ağacında bir çocuğun büyümesine tanık olıyoruz çünkü daha doğmadan katlediliyor bebekler. Camdaki leke öyküsüyle bizi kalbimizden vuruyor yazar. Bizim leke olarak gördüğümüz şeyin bir mülteci teknesi olduğunu söylüyor. İronik bir dille yapıyor bunu. Oysa ne kadar da emindik başta camdaki o lekenin bir su ya da en fazla bir sinek ölüsü olduğuna. Daha ne olabilirdi ki!
Yazarın aynı zamanda bir seslendirme sanatçısı olması her hikayeyi kendi sesiyle duymamızı sağlıyor. Öykülerde fonetiğin ön planda olduğunu görüyoruz. Dilin ustalıkla, betimlemelerin yerli yerince kullanıldığına