Annem gelmedi. Oraya Jean ve Marthe'la beraber, babamın küçük kamyonetiyle gittik. Paris yolu çok tuhaftı, bizzat yolun kendisi bir anda nasıl da duyguyla dolmuştu. Asfaltta bir ağırlık vardı ve Paris bir bilinmezlik yarası gibi açılıyordu önümüzde. Bizse, sessizliğin içinde, gerçek manada konuşmaktan aciz bir haldeydik. Yolu bul- mak için epey yardım alıyorduk, dizlerimin üstünde harita vardı Orléans kapısından geçeceğiz ve sonra Montparnasse'a gideceğiz diyordum, sonra umarım park yeri bulabiliriz ve sonra bilmem kaçıncı defa, evet diyordum, ev sahibi saat on birde bizi bekliyor. Yapılacak onca şey var diyordu Jean ve ev sahibine de zahmetleri için teşekkür etmek lazım, ölüm bildirimi, cenazenin nakli, bir an önce yapılması gereken bir sürü iş... ölüm sanki kendisine katlana- bilelim diye bize iş çıkarıyor diyordu. Bense etrafımızdaki Parisi izliyor ve bu bir bilinmezlik yarası diye düşünüyordum; sonra bu düşüncemi, yalnızca adını bildiğimiz bu şehri büyük bir yara ola rak düşünmemizi de aptalca buldum. O adın içinde Luc'ün adı
70
duvarlarda, pencerelerde daima Luc'ün adı vardı, buranın her yerinde ve bu titreşen dünyadaki hayatta ben hep Luc'ü görüyor- dum. Çok tuhaftı, sadece sokaktaki insanları izlemekle bile gözle rim doluyordu, söylemesi zor, işte orada, karşımda, onun sokağı defalarca gördüğü o sokak Ve şimdi onun bakışı benim gözlerim- de yaşıyor, benim bakışımda görüyor bütün bunları, onun bakışını meşgul etmiş bütün bu şeyleri, onun hayatının şeyleri olan bütün bu şeyleri Ev sahibi kibar bir adamdı, yukarı çıkardı bizi. Önden çikh o, merdivenlerde adımlarımız ahşabı çatırdatıyordu ve biz her yana bakıyorduk: merdivenlerdeki duvarkağıdına, eskimiş ve solmuş desenlere, yer yer yırtılmış kâğıda... Ve sonra sanki tanı- dık birine bakar gibiydik, bir süre