Kıyafetlere sinen bir kızartma kokusu ve eve yayan gittikten sonra bile gece geç saatlere kadar gözlere batan bir sigara dumanı olur. Eve hep yayan gidilir. Saat birden sonra metro olmadığı için buna mecbur kalırız ama yayan gitmemizin asıl nedeni bu değildir; yürürsünüz, çünkü tek başımıza kalmak sizi biraz olsun yalnızlıktan uzaklaştırır; sizi derinliğinize tekrar götürür ve onda eşeledikçe dinlenecek bir alan bulursunuz. Bir de kulaklarda aynı anda çınlayan o bardak sesleri vardır, kırılan bardaklardan saçılan parçalar insan seslerine, kahkahalara, öfke patlamalarına karışır: hayatların ve anlatılacak hikâyelerin her akşam yenilenen bir prizması. Sonrasında bile dinlemeye devam ederim bunu, barın o gürültüleri kulaklarımda sabitlenir ve ancak gecenin geç saatinde, saat beş buçuğa doğru gelen uykuyla sona erer; ama bu kez de sokağı dolduran, dışarıdaki gerçek gürültüler başlar, bahar kuşları ve çöp kamyonları, daima. Tabii ki bütün bu sesler epey boğuktur çünkü iç avlu onları bastırır; tıpkı uykunun barın gürültülerini bastırması gibi. Oysa kafamın uzak bir kena- rında çınlamaya devam ederler. Ben kendimi bardan dışarı atıp, kaldırıma ayak basıp da Chien Jaune'un* vitrinine sırtımı döner dönmez saldırırlar bana. Ellerimi ceplerime soktuğumda ya da bluzumun yakasını kaldırdığımda, dışarıda, sokakta olmanın zev- kiyle yorgunluğun kaybolduğu an, gecenin etrafımı bir özgürlük alanı gibi çevirdiği, nihayet yalnızca bana ait olan o alanda, işte orada saldırır bana gürültüler.
Babam öldü ve Babam ölüyor tümüyle farklı iki cümle. İlki bir olgu, bir sonuçtur, ikincisi bir roman. Umut ve çaresizliğin birbirini besleyip alevlendirdiği uzun bir hikâye. Birinin oksijeni daima diğerinin ateşini harlar