Bu, tarihimizde, kavmî şuur ve millî hars duyguları bakımın dan bize intikal etmiş nâdir bir hâdisedir. Aslı haşiyede aynen nakledilen metinden bizim anladığımız şudur ki; alınan karar çok dar bir çevreye inhisar edip devlet memurları ve saray halkı ile ilgili dir. Yani alınan karar gereğince devlet dairesinde, sultanın saray ve kapısında, resmî toplantılarda ve eğlenmek için çıkılan meydanda devlet adamları ve emîrler, memurlardan hiç kimse türkçeden başka dil konuşmayacaktır. Türkçeden başka veya türkçe"ye tercihan konuşulan dil ise farsça idi. Isfahanlı vezir Şemseddin’den beri Acemlerdin devlet idaresini ellerine geçirmeleri ve bilhassa Pervane Mu i nü d- din Süleyman’ın, devletin kaderine hakim olarak, hemşehrilerini yalnız mülkî mevkilere değil, askerî memuriyetlere de getirmesi bu neticeyi doğurmuş, devlet adamları, emirler ve saray halkı arasında farsça konuşulmaya başlanmıştı. Esasen, daha önce de işaret edildiği gibi, Konya’da her sınıftan mühim bir Iranlı muhacir topluluğu vardı ki, İrandakiler bunları kendilerinin en kabiliyetsiz unsurları olarak vasıflıyorlardı.
İşte, şimdi umumî efkâra büyük Türk düşünürü diye takdim edilen Mevlânâ da Konya'daki bu Fars kolonisine mensuptu. Onun günlük hayatında türkçe konuştuğunu farzettirecek delillere rastgelinemiyor. Buna karşılık ana dili farsçayı konuştuğuna hükmettirecek bazı işaretler vardır. Onun zamanında Türk edebiyatı ilk mahsûllerini vermeye başlamıştı. Türklerce düşman ve buna karşılık Moğollara dost olan Sultan Veled, çevrenin tesiri ile bazı türkçe şiirler yazmak zorunda kalmıştı.