Jack London’ın Martın Eden kitabı, beni en çok “azmin nereye kadar gidebileceği” sorusuyla sarstı. Fakir bir denizci olan Martın, sırf âşık olduğu kadının seviyesine ulaşmak için kendini yırtarcasına çalışıyor. Gecesini gündüzüne katıp kitapların arasında boğuluyor, kelimelerle yeni bir hayat kurmaya uğraşıyor.
Ama işin acı tarafı şu: yükseldikçe yalnızlaşıyor. Sevdiği kadını, hayalini kurduğu hayatı, toplumun gözünde değer görmeyi istiyor… fakat sonunda bunların hiçbirinin onu mutlu etmediğini fark ediyor. Hırs, aşk ve sınıf çatışması arasında eziliyor.
Benim için Martın Eden, sadece bir roman değil, hayallerin ve emeğin insanı nasıl zirveye çıkarıp aynı hızla yere çarpabileceğinin kanıtıydı. Kitabı kapattığımda aklımda şu kaldı: “Gerçek başarı, başkalarının gözünde değer kazanmak değil, kendi iç huzurunu bulmak.”