Zehirden de güçlüdür bu çirkin dünyada senin satman yasak olandan. Daha çok insan ruhu mahveder, daha çok cinayet işler.
Ben sana zehir verdim, sen bana satmadın.
Bir uçak kazasından sonra hayatta kalmaya çalışan çocukları izlemek, başta sadece bir “hayatta kalma hikayesi” gibi duruyor. Ama sayfalar ilerledikçe bunun aslında insan doğasına dair sert bir gözlem olduğunu fark ediyorsun. Okurken kendini bir doğa belgeseli izliyormuş gibi hissediyorsun; sadece vahşi hayvanlar yerine, kuralsız bir dünyaya düşmüş çocukların davranışlarını inceliyorsun.
En çarpıcı kısım şu: Yaşları küçük ama verdikleri kararlar hiç masum değil. Kimi gerçekten çözüm üretmeye çalışıyor, kimi açlığın ve korkunun etkisiyle amacını kaybediyor. Medeniyet dediğimiz şeyin ne kadar ince bir tabaka olduğunu çok net gösteriyor hikâye. Kurallar gidince geriye sadece içgüdüler, korkular ve güç savaşı kalıyor.
Ve tabii ki her şeyi bildiğini sanan birinin sahneye çıkması gecikmiyor. Ego, korkuyla birleşince ortaya çıkan şey demokrasi falan olmuyor; doğrudan baskı. Gücün zorla kabul ettirdiği “doğrular”, sorgulanmayan sözler ve bunun bedelini ödeyen insanlar… Hikaye burada sadece bir hayatta kalma mücadelesi olmaktan çıkıp, otorite, yobazlık ve kitle psikolojisi üzerine sert bir anlatıya dönüşüyor.
En sevdiğim taraflarından biri de anlatım dili. Uzun uzun açıklamalar yok; çizimler konuşuyor. Yüz ifadeleri, sessiz paneller, bakışlar… O yüzden hikâye akıp gidiyor ama etkisi ağır kalıyor. Okurken sadece ne olacağını merak etmiyorsun, insanların nasıl bu hale geldiğini de düşünüyorsun.
Basit görünen bir kurgu, insan zihninin karanlık köşelerini gösteren güçlü bir anlatıya dönüşmüş. Rahatsız ediyor, düşündürüyor ve uzun süre akıldan çıkmıyor.
İyi okumalar.