Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯
Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
Bir ayağımı öbürünün üstüne atıyorum ve etrafa kayıtsiz kayıtsız bakıyorum. Belki de ben, kendim öyle yaptığımı sanıyorum. Belki de yüzüm karmakarışıktır. Çünkü siz de anladınız ya, o zamanlar ben bütün hayatını sırtında bir kambur gibi gezdiren o biçare insanlardandım.
Topal İsmail'in gözümün önünde yediği dayak bir türlü aklımdan çıkmıyor, düşündükçe bir yığın yeni teferruati hatırlıyordum. Her tokatı yiyişinde burnunu bir çekişi vardı ki, bütün ömrümce muhakkak hatırlayacaktım. O kadar çirkin burun ancak bu işe yarayabilirdi. Hayır, Selma Hanım'ın hatırası ne kadar tatlı olursa olsun, benim tesadüfün hazırladığı bu nimetten hakkıyla istifadem lazımdı. Ya Allah göstermesin, o anda kahvede bulunmasaydım hâlim ne olurdu? Ve kafasının kırıldığını, yahut öldürüldüğünü sadece gazetede okusaydım, yahut mahallede komşulardan biri şüphesiz içinden sevine sevine ve şöyle gürünüşte acıyormuş gibi bana söyleseydi, o zaman içimden oh olsun kerataya deyip geçecektim. Halbuki şimdi bu hatıra, tıpkı Selma Hanımefendi'nin o gece beni saadetten neredeyse çıldırtacak olan iltifatları gibi içimde daima hazır bulunacaktı. İstediğim zaman ona dönecek, tekmenin indiği tarafı, yere kapanışını, yüzü kan içinde yerden kalkışını, tekrar yüzükoyun yere kapanmasını tatlı tatlı düşünecektim. Kapıdan çıkarken nasıl bana bakmıştı ah, kalp kalbe karşıdır, mendebur mahlûk, rezil adi herif... Belli ki dayak yediğinde bu kadar mustarip değildi. O zaten, dünyaya, tedip edilmek için gelmişti. Onu asıl yıkan bu dayağı benim karşımda yemesiydi. Ta ciğerinden zehirlenmişti. Mel'un kerata, hâline bakmazsin da kızıma göz koyarsın ha...