Bir mayıs akşamında yine nöbette idi. Bir ara sevdiği çocuklardan Cevat, bir şeyler sormak için gelmişti. Bu; kısa boylu, kalıplı, sarışın, şehla bakışlı, saf ve gururlu bir çocuktu. Orta birden beri öğrencisi idi. Şimdi son sınıfa gelmiş idi. Muş'un uzak bir kazasının uzak bir köyündendi. Felek ona gülmemiş, ilk mektepte doğru düzgün muallim yüzü görmemişti. Arada bir sınıfa uğrayan öğretmenden sırf ana dilinde türkü söyledi diye az mı dayak yemişti? Bir gün bu sonu gelmez şamarlara dayanamayıp Allah'a sığınmış ve muallimi okul çıkışı okulun arkasına davet etmiş idi. Bu davet, muallimi epey duygulandırmış olmalı ki o mübarek günden sonra Cevat ile canciğer kuzu sarması olmuşlar idi. Gün gelmiş, devlet baba Cevat'ı hatırlamış ve onu istikbalini kurtarması, vatana millete hizmet edebilmesi için ana kucağından, baba ocağından koparmış, vilayetteki yatakhanede yatağını, yorganını hazır etmiş idi. Karnı tok, sırtı pek idi. Kahvaltıda kuru kayısılı yumurta yemiyor, envai çeşit kahvaltılıklarla gününü gün ediyor idi. Ekmekte sınır yoktu. Akşamları etsiz yemek çıkmaz idi. Kışın tezek kokusunu çekmek, kör gibi yanan sobanın başında Kırım iti gibi tir tir titremek zorunda değildi. Oda arkadaşları ile yarenlik iyiydi. Hepsi farklı kazaların, farklı köylerinden gelmişlerdi. Sohbet konusu hep koyun kuzu, it köpek üzerine idi. Analarının mor koyunların besili ciciklerinden süt sağdıklarını anlatıyor, anlattıkça ağlıyorlardı. Nasıl ağlamasınlardı ki? Yemyeşil otlaklarda koşuyor, buz gibi derede çimiyor, ateş yakıp donlarını kurutuyor, kuzuları seviyor, Mırçoları, Sorları, Pirleri boğuşturuyor, boğuşturuyorlardı. Şimdi, sırf vatana millete hizmet için bu daracık odaya, yarı açık cezaevini andırır mektebe hapsolmuşlardı. Yığınla dersin içinde boğulmuşlar, ana dilinde köyünün bir