Zaman, durgun bir göle atılan taşın oluşturduğu halkalar gibi her şeyi içine alıp genişliyor muydu yahut uzayda bir karadeliğin dipsiz karanlık kuyularında meleklerin seyrangâhında eriyor muydu?
Tanrı, zaman ve mekândan münezzeh, bir ol emriyle mi feleğin çarkını döndürmeye başlamıştı? Zaman, Tanrı'nın yayından çıkmış bir ok gibiydi sessizce yol alan ve İsrafil'in Sûr'a üfleyişiyle son bulacak. Gökleri, yeri, taşı, toprağı, denizleri; insanı, hayvanı, nebatatı yaratan ve öldüren Tanrı hem içkin hem aşkındı zamanda. Tanrı, ezeli ve ebediydi, her şeyin evvelini ve nihayetini bilirdi. Tanrı, bir saatçi dükkanında zamansızken bir tek yarattığı kulları için mi kuruyordu saatleri?
Hiç kimsesi yoktu, limanda bir karşılayanı da. Şehir, mahremiyetini korumak ister gibi tüm kapılarını kapatmış ve perdelerini örtmüştü bu gece... Belki de bu şehir bir saklambaç oynuyordu ona; herkes boş arsalara, izbe yerlere ve karanlık dehlizlere gizlenmişti.
Bir tek ebe kalmıştı aleni ortada ve zamanın gözlerden sakladıklarını arıyordu. Üstelik, kayıplarını bir gömü gibi bu şehirde bulmaktan korkuyordu.