Karıma, oğluma merhamet ettim; yüreğimde diriliş ateşiyle harlayan bir yanardağ vardı. Yanında yeni bir dağın yükseldiğini, sabahın ilk ışıkları, evimin penceresinden girene kadar fark etmemiştim. Işığın, uyuyakalan oğlumla karımın alınlarında oyunlar oynadığını görünce anladım. Bir kalbe kaç dağ sığardı ki?
Tüy gibi bişey, verdiler kucağıma. Ellerim büyüdü, kolum kasıldı. Ters birşey yapsam oracıkta ezilecek, bir yerini sakatlayacağım sandım. Korktum, göğsüme bastırdım, sanki göğsümün ortasında koca bir boşluk varmış, eksik dolaşıyormuşum, bir parçası eksik yürüyen bir yapbozmuşum. Doldum, tamamlandım, baba oldum.
“Peki, karın ağrınız nedir? Sormak adettendir, böyle soruları yanlış anlamayın sakın.”
“Estağfurullah abi, biz edebiyat ortamındaki kirli ilişkilerden, dedikodulardan, kemikleşmeden rahatsızız. Eş dost kontenjanı sayesinde yazar, şair sıfatı kazanan onlarca isim varken, ideolojik körlükler ya da başka sebepler yüzünden hak ettiği değeri göremeyen kalem işçileri olmasından… Yeni bir soluk getireceğimizi düşünüyoruz. Büyük Türk şiiri, o büyük hikâye daha yazılmadı. Edebiyatımızın köklü bir geleneği var, koca bir çınar ama bu çınarın kurumaması için budanması gerekli; budansın ki taze dallar çıksın. Bunun için de gençlerin…”